Aynıfakültenin Sanat Tarihi Kürsüsü’nde “Side’nin Bizans Dönemine Ait Yapıları” başlıklı teziyle doktorasını (danışman: Ord. Prof. Arif Müfid Mansel, 1952) tamamladı. “İstanbul’da Son Devir Bizans Mimarisi” başlıklı takdim çalışmasıyla doçent (1955), “İlk Osmanlı Devrinin Dini-İçtimai Bir Osmanlımaden sanatında bakır ve bakır alaşımı pirinç, günlük yaşamda ve dinsel yapılarda kullanılan eşyalarda, askeri techizatta, mimari süsleme elemanlarında yaygın kullanım alanı bulmuştur. Osmanlı maden sanatının erken dönemine ait örnekler askeri teçhizattır. 15. OsmanlıCam Sanatı. İznik Seramikleri. Türk ve İslam Eserleri Müzesi’ndeki muhteşem Hat Sanatı örnekleri. Topkapı Sarayı’ndaki zümrütler. Çin Seladonları. Gemi Tasvirli İznik Seramikleri. Osmanlı saray hazinesinden sıra dışı tutya eserler. Topkapı Sarayı’nın İmari Porselenleri. Topkapı Sarayı Hazinesi’ndeki Buçalışma kapsamında Osmanlı dönemi Çini Sanatı ve Halı Sanatı örnekleri ele alınmış ve yukarıda bahsettiğimiz sanat dalları arasındaki bütünlüğe bir ispat niteliği taşıyan örnekler ortaya konulmuştur. Bu iki sanat dalında da dönemin motif ve üslup özelliklerine paralel olarak tezyini unsurla- Osmanlı ekonomi ve sanatta en güçlü dönemine bu asırda ulaşır. Kumaşların ve desenlerin en zengini bu devirde dokunmuştur. Lale, karanfil, sümbül, çınar yaprakları, bahar dalları, nar çiçekleri ve narlar, kıvrık dallar arasında hançer yaprakları XVI. yüzyılın en çok sevilen ve sık kullanılan motifleridir. bJZsvO. Tarih Dersleri Anadolu Selçuklu kültürü, Asya, İran ve Anadolu gibi üç farklı coğrafyanın harmanlandığı bir kültür olarak karşımızda çıkmaktadır. Mimari eserler ve sanat eserleri ise, bu kültürü anlamımızda başlıca yol göstericidir. Bu mimari sanat eserleri sayesinde Anadolu Selçuklu Devletinin kültürü hakkında tespitler yapabilmek mümkündür. Anadolu Selçuklu hükümdarları seferlerinde ticareti ön planda tutmuşlardır. Sultan Alaeddin Keykubad’ın Alanya fethi ise buna çarpıcı bir örnektir. Ticareti ön planda tutan bu devlet ticaret yolları üzerinde han,hamam,kervansaraylar inşa ederek mimari faaliyetlerde oldukça gelişmiştir. Yine dini eğitimlerin verildiği medreseler de Selçuklu devletinin mimari anlayışını ve bu mimarinin eşsiz güzelliğini günümüzde dahi sunmaktadır. Gelelim Anadolu Selçukluları’nda gelişen bu mimari ve sanatın özelliklerine. Mimari 🔷 Anadolu Selçukluları’nda sanat dalı olarak bilhassa mimari kendisini göstermektedir. Dini Mimari Cami, Medrese, Külliye, Kümbet, Türbe, Tekke, Zaviye, Mescit Sivil Mimari Köşk, Saray, Darüşşifa,Kervansaray, Han, Hamam, Köprü, Askeri Mimari Sur, Kale, Burç, Kule, Kışla, Tersane 🔷 Anadolu Selçuklular’nda; İlk Cami Alaaddin Camiiİlk Han Alay Hanİlk Medrese Kayseri Koca Hasan Medresesiİlk Hastane Kayseri Gevher Nesibe Darüşşifası’dır. Ayrıca bu eser İslam dönemine ait en eski hastanedir. Günümüzde Tıp Tarihi Müzesi olarak hizmet vermektedir. 🔷 Anadolu Selçuklu Devleti’nin önemli eserleri şunlardır CAMİLER Konya Alâeddin CamiiNiğde Alâeddin CamiiKonya Sahip Ata CamiiAmasya Burmalı Minare CamiiMalatya Ulu CamiiAnkara Arslanhane CamiiAnkara Ahi Şerafeddin Camii MESCİTLER Konya Taş MescitKonya Sırçalı MescitKonya Karatay Mescidi KÜLLİYELER Kayseri Hunad Hatun KülliyesiKayseri Hacı Kılıç KülliyesiKonya Sahip Ata Külliyesi MEDRESELER Konya Karatay MedresesiKonya Sırçalı MedreseKonya İnce Minareli MedreseKonya Çifte Minareli MedreseKayseri Hunad Hatun MedresesiKayseri Çifte MedreseKayseri Koca Hasan MedresesiSivas Gök MedreseSivas Buruciye MedresesiSivas Çifte Minareli MedreseKırşehir Cacabey MedresesiErzurum Çifte Minareli Medrese Gök Medrese Sivas DARÜŞŞİFALAR / BİMARHANELER Kayseri Gevher Nesibe DârüşşifasıKayseri Gıyasiye DârüşşifasıKonya I. Keykâvus ŞifahânesiTokat Muineddin Pervâne DârüşşifasıAksaray Alâeddin Keykûbat DârüşşifasıAmasya Torumtay Bimarhânesi KÜMBET VE TÜRBELER Kayseri Döner KümbetKonya II. Kılıç Arslan TürbesiKonya Gömeç Hatun Türbesi KERVANSARAYLAR HANLAR Kayseri-Aksaray Alay HanKayseri Sultan HanAntalya Evdir HanAntalya Kırk Göz HanKonya Altınapa HanKonya Sultan HanAfyon Çay HanAmasya Ezine Pazar Han SARAY VE KÖŞKLER Beyşehir Kubadâbâd SarayıKayseri Kubâdiye KöşküKayseri Haydar Bey KöşküKayseri Hızır İlyas KöşküAlanya Alaiye SarayıKonya Alâeddin Sarayı Alıntı Mimari eserlerin listesi sitesinden derlenmiştir. Sanat 🔷 Anadolu Selçuklu Devleti’nde süsleme sanatı oldukça gelişmiştir. 🔷 Ayrıca halı dokuma, tezhip, minyatür, hat, nakkaşlık, ebru, kakmacılık ciltçilik, kabartma, çinicilik sanatları da gelişmiştir. 🔷 İslam düşüncesine aykırılık taşıması sebebiyle resim ve heykeltıraş sanatı gelişmemiştir. 🔷 Anadolu Selçukluları süsleme sanatında; bitki ve hayvan figürleri kuş, balık, geometrik şekiller ve yazı figürleri kullanmıştır. 🔷 Paralarda insan tasviri ve arslan resmi kullanmışlardır. 🔷 Yapı ve süsleme malzemeleri olarak ise taş, ahşap, çini, tuğla ve alçı kullanılmışlardır. Dış mimaride en fazla taş işçiliği kullanılmıştır. 🔷 Konya Sırçalı Medrese ve Karatay Medresesi çini sanatının en güzel örneklerini oluşturmaktadır. Anadolu Selçuklu çini işçiliğinde önemli yeri bulunan Karatay Medresesi, 1955 yılında “Çini Eserler Müzesi“olarak ziyarete açılmıştır. Konya 🔷 Anadolu Selçukluların sembolü haline gelen çift başlı kartal ve diğer hayvan figürleri ise Konya surlarında kullanılmıştır. Bu bilgiler MEB ve Akademik kaynaklar referans kullanılarak hazırlanmıştır. Yazar hakkında Tarih Vakti KPSS ve Diğer Sınavlara Yönelik Tarih Dersleri ve Tarih Blogu Osmanlılar Dönemi Türk Sanatı Oğuz boylarının Kayı boyuna mensup olan Türkler, 12299’da Söğüt’te Osmanlı devletini kurdular. Zamanla, çağının en kudretli imparatorluğu haline gelen bu siyasi teşekkül zamanında, Türk Sanatı da evrensel bir sanat olarak Dünya Sanat Tarihi’ndeki seçkin yerini aldı. 1. Mimarî Osmanlı Mimarları, geçmiş devirlerdeki Türk mimari ekollerinden farklı olarak mimaride, sadeliği ve mimarinin kendisinden doğan güzelliği tercih ettiler. Yapıların üstünü örtme konusunda özellikle kubbeyi uyguladılar. Düğer örtü sistemleri ikinci plânda kaldı. Osmanlı mimarisinde son derece çeşitlilik arz eden mimari tipler, o zamana kadar ulaşan mimari form ve plân anlayışını geliştirerek, geleneksel mimarideki birçok sorunu başarı ile çözdüler. Osmanlılar, Türk dünyasının her tarafından getirttikleri mimarlara yaptırdıkları binalarda bütünüyle Türk karakterini yaşatmışlardır. Selçuk ve beylikler devirlerinde yapılan binalarla ve özellikle Karaman Beyliği eserleriyle, Osmanlılar devrindekiler karşılaştırılacak olursa, bu gerçek daha açık bir biçimde ortaya çıkar. Osmanlılar dönemi Türk mimarisinin zaman ve üslûp açısından geçirdiği safhalar, başlıca altı devre veya üslûba ayrılır a Bursa Üslûbu veya Erken Devir 1335-1501 Camiler İznik ve Bursa gibi şehirlerde yapılan binalardan, İstanbul’da Beyazıt Camii’nin inşasına kadar olan zamanı içine alır. Bu üslûptaki binalar, Türkistan ve Selçuk binalarını andıran ve Selçuklular’da devam eden şekillerdir. Kubbeler doğrudan doğruya köşe bingileri üzerine oturtulmuş ve sütun yerine ayaklar kullanılmıştır. Bu ilk devirde yapılmış binalarda, Küçük Asya’daki Türk anıtlarında uygulanan programın ve planın dikkate değer bir değişikliğe uğradığını görüyoruz. Çok kemer gözlü cami planı basitleştirilmiştir. Büyük alanları, yan yana getirilmiş küçük kubbelerle örtme imkanı veren haç şeklindeki plan genelleşmeye başlamıştır. Her türlü gereksiz motiflerden sıyrılan süsleme sanatının, daha zengin fakat, hem sade ve hem de açık hale geldiğini görüyoruz. Medreseler İlk dönem Osmanlı mimarlığının önemli bir grubunu oluşturan medreselerin çoğu, günümüze ulaşmamıştır. Bu yapılarda, Anadolu Selçuklu ve Beylikler dönemlerinin kapalı medreseler planını sürdüren örnek çok azdır. Buna karşılık ortası revaklı açık avlulu, Güney’de dershane-mescit işlevinde kubbeli ana eyvan, yanlarda kubbeli odaların yer aldığı şema yaygın biçimde uygulanmıştır. Genellikle külliyeler içinde yer alan veya bağımsız örneklerin yanında, büyük camilerin avlu revakları ardına eklenmiş odalardan meydana gelen medreseler de vardır. Türbeler XIV. yy.’da, kare veya çok köşeli plan yaygın olarak kullanılmış, konik külahın yerini kubbe almıştır. Kare planlı, dört sütun ya da ayağa oturan kubbeyle örtülü, yanları açık mezarlar da vardır. Selçuklularda mezar yapıları, dışa kapalı olmalarına karşılık, Osmanlılarda gövde ve kubbe kasnağındaki pencerelerle dışa açılmıştır. Yapıların bir bölümüne, revaklı bir giriş eklenmiştir. Taş bezeme, gövdeye ve iç duvarlara yayılmıştır. Kervansaraylar ve Hanlar Anadolu Selçukluları’nın geliştirdiği kervansaray ve hanların yapımı, Osmanlı döneminde de sürdü. Bu yapılarda revakla çevrili kare ya da kareye yakın avlulu, birkaç sahınlı Selçuklu şeması uygulandı. Ancak, şehir hanlarında kapalı mekanlar, düzgün dörtgen planlarını yitirmiş, alana uydurulmuştur. Bu dönemde iki katlı hanlar da uygulanmıştır. Dönemin han mimarlığında kale görünümünden uzaklaşılmış, yalınlık egemen olmuştur. Osmanlıların Bursa’yı almalarından sonra han mimarisinde görülen gelişme, Edirne ve İstanbul hanlarıyla XIX. yy.’ın sonuna kadar sürmüştür. b Klasik Üslûp veya Yüksek Devir 1501-1703 Camiler Üç Şerefeli veya Beyazıt Camisi’nin inşasından, Sultan III. Ahmet zamanına kadar ki devirdir. Yapılardaki plan daha geniş ve olgundur. Kubbeler kasnak üzerine oturtulmuş, mukarnaslı ve baklava dilimli sütunlar kullanılmıştır. Kubbeleri tutan kemerler, büyük sütunlara dayandırılmış ve oranlar güzelleştirilmiştir. Bu üslûbun en önemli özelliklerinden biri de, yarım kubbelerle yarım kubbelerle cami sahınına büyük bir genişlik verilmesidir. Minareler daha uyumlu bir şekil almış ve cümle kapıları Selçuklulardaki gibi, iki tarafı oyuk hücreli büyük taçkapılarla süslenmiştir. Bu dönemin en büyük özelliklerinden bir diğeri, Mimar Sinan gibi büyük bir sanatçının, yaptığı binalarla Türk mimarisini, Dünya Sanatı Tarihi içindeki seçkin yerini aldırması olmuştur. Sinan, bütün mimarî unsurları rasyonel bir şekilde kullanırdı. Ona göre bir kemer, bir kubbe veya bir sütun, yalnız bir yapı elemanı olarak kalmamalı, aynı zamanda, teknik görevini gizleyecek bir süsleme unsuru da olmalıydı. Bu endişe, eserlerinin bütün kısımlarında görülür. Büyük duvar ve pilpaye filayağı kitleleri, büyük bir kubbe çevresindeki yarım kubbeleri, teknik bir kombinezondan çok, bir süsleme düzeni izlenimi vermektedir. Sonsuz bir çeşitliliğe sahip kare, altıgen veya sekizgen planlarıyla, yaptığı binaların içine, şaşılacak bir genişlik ve ihtişamlı bir zenginlik vermesini bilirdi. Planları, sade olduğu halde, dahice bir görünüşün ürünüdür; teknik zorunlulukla kusursuz bir şekilde kaynaşır. Tesadüfe yer vermeyen bütün yapı unsurları, harikulade bir şekilde birbirlerine bağlanır ve birbiriyle anlaşır. Merkezî kubbeye, gök kubbe gibi sınırsız bir enginlik verip, kubbe altında meydana gelen büyük alanı çevreleyen bir bütünlük oluştururdu. Onun eserlerinde, hiç bir duvar kitlesi, hiç bir pilpaye, ağırlığı ile gözü yormaz, her şey hafif görünür. Boş ve dolu kısımlar arasındaki oranların ahengini, harikulade bir şekilde tasarlar, en küçük bir oransızlığa tahammül edemezdi. Mimar Sinan’ın ve dolayısıyla bu dönemin en önemli eserleri Şehzade Camii, Süleymaniye Camii ve dünyanın sayılı eserleri arasında yer alan Edirne Selimiye Camii’dir. Medreseler Özellikle büyük selatin külliyelerinin medreseleri, bu alanda yetkin örneklerdir. Bu dönemde de genellikle, Anadolu Selçuklu ve Beylikler dönemlerinde uygulanan klasik şemalara bağlı kalınmıştır; ancak, ana eyvan büyük kubbeli oda biçimindedir. Aynı avluyu paylaşan cami-medrese planı da yaygındır. Dönemin medrese mimarisi de Mimar Sinan’ın damgasını taşır. Türbeler Türbe mimarisinde, bu dönemde de, kare veya çok köşeli, kubbeli planlar yaygındır. Kimi örneklerde yapıya revaklı bir giriş eklenmiştir. Ayrıca, yanları açık türbelere de rastlanmaktadır. Kervansaraylar ve Hanlar Klasik Osmanlı mimarlığının ana özellikleri olan işlevsellik ve yalınlık, kervansaraylar ve hanlarda da göze çarpar; genellikle Selçuklu dönemi şemalarını sürdüren bu yapılarda, değişik sayıda sahınlardan oluşan dikdörtgen planlı kapalı mekan ve avlular, alana göre değişik biçimler almıştır. Ayrıca ticaret merkezlerinde, büyük şehirlerde, birkaç katlı, dış cephelerde dükkanların yer aldığı hanlar inşa edilmiştir. İki katlı, tek avlulu şehir hanlarına, İstanbul Büyük çorapçı Hanı Kurşunlu Han, Leblebici Han örnek olarak verilebilir. c Lâle Üslûbu veya Lâle Devri 1703-1730 Devrin çiçek merakı, mimariye de etki etmiş, mimari şekiller ve hatlarda, çiçek ve bitki kıvrımları gibi eğri şekillere doğru gidilmiş ve klasik üslûbun ağırbaşlı şekillerinden uzaklaşılmıştır. Klasik dönemin son eseri olan Yeni Cami’den sonra, Osmanlı klasik mimarisi son bulur ve artık tekrarlanmaz. Cami yapımı da durur. Lâle Devri’nin kasırları, köşkleri, özellikle Kâğıthane Kasırları, Patrona Halil isyanıyla yakılıp yıkılmıştır. Bu bakımdan sivil mimariden örnek olarak bugüne pek bir şey kalmamıştır. Bu dönemin en karakteristik yapıları, küçük kubbeli ve geniş saçaklı çatılarla örtülü, zengin cephe süslemeli, bazen dört köşeli, bazen de altı köşeli aynı zamanda sebil olan çeşmelerdir. Bunların en ünlüleri Sultan Çeşmesi 1729, Azapkapı Çeşmesi1733, Üsküdar Çeşmesi1732 ve Tohane Çeşmesi 1732’dir. d Barok Üslûbu 1730-1808 Onsekizinci yüzyılın ilk yirmi beş yılında, Avrupa ile ilişkiler Fransa’dan getirilen eşya ve Anadolu’yu görmeye gelen sanatçılar, Türklerin zevklerinde büyük değişikliğe sebep oldu. O zamana kadar, Avrupa’daki Rönesans hareketinden uzak kalmış olan Türk sanatı bundan etkilenmeğe başladı. Binalarda ve sanat eşyalarında, birtakım Rönesans şekilleri ve motifleri görülmeğe başladı. Klasik şekillerden uzaklaşıldı; hem mukarnaslar ve Mimar Sinan okulunun alışılmış şekilleri, ham de Lâle motifleri terk edilerek sanata Barok bir üslûp hakim oldu. Fakat bu üslûp Batı barok’undan farklıydı. Türk sanatçıları bu üslûbu kendilerine göre yorumlamışlardı. Bu üslûp, XIX. yy.’ın sonuna kadar devam etti. Osmanlı mimarisi karakterini değiştirdi. Avrupa’daki sanat hareketlerini izleyen Simon, Komianos Kör Yani gibi İtalyan, Yunan ve Ermeni mimarlar, klasik okulun eski ustalarının yerini almışlardı e Ampir Üslûp 1808-1874 Fransa ve Almanya’daki Ampir üslûbundan oldukça farklı olan bu üslubun, Türklere has bir karakteri vardır ve Avrupa Ampir üslûbunda kullanılan stilize edilmiş hayvan figürleri Türk Ampir üslûbunda hiç bir zaman kullanılmamıştır. Sultan II. Mahmut Türbesi, Cevrî Kalfa Okulu, Topkapı Sarayı’ndaki bir kaç pavyon hep bu üslûpla yapılmıştır. Fakat, Ortaköy Camii ile 1853 yılında Ermeni mimar Karabet Bal- yan tarafından yapılan Dolmabahçe Sarayı, Barok ve Ampir karışımım bir üslûpla inşa edilmiştir. f Yeni Klasik Üslûp 1874-1930 1861 yılında padişah olan Sultan Abdülaziz zamanında, mimarlık sanatı tam bir çöküntü görünümünde idi. O zamanlar itibarda olan Rum ve Ermeni mimarları, acayip ve Türk sanatına tamamen yabancı bir takım binalar yapmaktaydılar. Her yerde hiç bir üslûbu olmayan, zevksiz ve kaba yapılar yükselmekteydi. Gotik ve Barok karışımı bir üslûpla, Korent tarzı sütunlarla camiler, acayip süs motifleri olan çeşmeler, Avrupa mimari eserlerinden koya edilmiş süs motifleri görülmekteydi. Kısacası, Yunan sanatından Hint sanatına kadar gelmiş geçmiş bütün üslûplar, bu eserlerde birbirine yılında İstanbul’da Aksaray’da yapılan Valide Camii, bu tarzda bir eserdir. Bu karışık üslûpta eserlerden ve fanteziden gözleri rahatsız olan birkaç mimar, o güne kadar modası geçmiş sayılan o hayran olunacak eserlere döndüler. O devrin kültüründe kendini göstermeye başlayan milliyetçi hareket, mimari ile de birleşti. Mimarların düşüncesine göre, Türk sanatında bir rönesans yaratmak için, eski ustalar tarafından yapılmış olan eserleri örnek almak yeterdi. Yeni klasik üslûp, işte böyle doğmuş oldu. Almanya’da mimari öğrenimini yapmış olan Mimar Kemalettin ile, Paris’de okumuş olan Mimar Vedat klasik devrin eserlerinden ilham alan binalar yaptılar. Betonarme inşaat, düz yüzeyler kullanılmasını emrettiği halde, mimarlar hiç bir mimari zorunluluğa dayanmayan kemerlerle, kubbelerle,bina yapmaktaydılar. Bu eserler modern millî bir üslûbun ifadesi olmaktan uzaktı. Aksine bu unsurlar, bir yapı zorunluluğu yüzünden değil de, daha çok eski abideleri taklit endişesi yüzünden kullanılmakla, rasyonel olmayan, karışık bir mimari meydana getirilmiş oldu. 2. Çini sanatı Selçuklu çini sanatında önemli bir gelişme gösteren mozaik çini tekniği, Osmanlı dev- rinde etkisini kaybeder. Osmanlı sanatında, özellikle renkli sırların, motifi oluşturmak için kullanıldığı çok renkli sır tekniği, erken Osmanlı devrinde mükemmel örneklerini verir. Renkli sır tekniği, XVI. yy.’a kadar önemini korumuştur. Bu teknikte özellikle tatlı bir sarı ve yeşil ayırt edici renklerdir. XVI. yy.’ın ortalarından itibaren Osmanlı çini sanatına, sır altı tekniği hakim olur. Şeffaf sırın altına uygulanan natüralist çiçekler ve hatayî grubu süslemelerin hakim olduğu dönemin en önemli özelliklerinden biri de, Anadolu’da minaî tekniğinde ilk denemeleri yapılan kırmızı rengin “kabarık mercan kırmızısı” olarak sır altına uygulanmasıdır. Firûze, koyu yeşil, mavi , lacivert, beyaz ve siyah gibi renklerin kullanıldığı bu muhteşem üslûp, XVI. yy.’ın sonlarından itibaren bozulmaya başlar. Kırmızı renk, zamanla kahverengiye dönüşür ve ortadan kalkar. İznik’de yapılan çinilerin, çok iyi bir hamuru ve çok sağlam bir cilası vardı. Hemen bütün İstanbul camileri, renklerinin ve motiflerinin güzelliğiyle bu çinilerle süslenmişti. İznik atölyeleri XVII. yy.’a kadar çalıştı. Bu devirden sonra eski usüller tamamiyle unutuldu. Yapılan döşemeler fırında eğriliyor ve pişirme sırasında renkler şeffaflığını kaybediyordu. Osmanlı Türkleri’nce kullanılan renkler ve sırlar incelenince, bunarın sevdikleri kırmızı renklerin, Asurlularda olduğu gibi bir demir oksit karışımı olmayıp, iyice dövülmüş silisin kırmızı bir toprakla karıştırılıp, pekmez ile ıslatılmasından elde edildiği anlaşılmıştır. İlk Bursa çinileri ince bir kaolen tabakayla kaplıydı; çünkü, kullanılan toprak iyi çini yapmak için gerekli vasıflara sahipti. Sonradan bölmeli diyebileceğimiz çiniler yapıldı. Bu metoda göre, çini plaklar üstüne bir cila ile çizgi ya da işaretler çizilip, önceden pişiriliyordu. Pişirmeden sonra da, bilmeler renkle doldurulup tekrar pişirme işlemine tabi tutuluyordu. Osmanlı devrinin en önemli çini atölyeleri İznik ve Kütahya’da bulunuyordu. Başlangıçtan XVI. yy.’ın ortalarına kadar İznik önemli bir merkez iken sonraları yerini Kütahya’ya bırakmıştır. Kütahya çinileri, açık ve koyu mavi, yeşil ve beyaz renkli, mukarnas şeklindeki çinilerdir. 3. Minyatür Nakş adı verilen bu resimler bazen duvarları ve tavanları süslemekte de kullanılırdı. El yazmalarına ait resimler genellikle, ayrı bir kâğıt yapılıp kitabın boş sayfasına yapıştırılırdı. Doğrudan doğruya kitabın kâğıdı üstüne yapılmış olanları da vardır. Son derece hassas ve melankolik olan Türk ressamları, güzeli batılı ressamlardan son derece farklı bir şekilde anlarlardı. Tabiatı en küçük ayrıntılarına kadar taklit etmekle beraber, şekilleri idealleştirirlerdi. Minyatürlerde gülen figürlere hemen hemen hiç rastlanmaz. Bir tablodaki kişiler, daha çok, bir hayal aleminde gibi görünür. Osmanlı ressamları, Selçuklu ve İranlı ressamların kullandıkları tekniği devam ettirmişlerdi. Resim yapacakları kâğıdı, üstüne zamkı arabî içinde eritilip karıştırılmış beyaz üstübeç tabakası sürerek hazırlarlardı. Bazen, bu tabakanın üstünden ince altın bir yaldız tabakası geçirilir, boya da bu tabakanın üstüne sürülürdü Yaldız, renklere parlaklık ve saydamlık verirdi. 4. Tezhip Kitapları süsleme, Osmanlılarda pek gelişmiş bir sanattı. Hattatlar tarafından yazılan el yazmaları, tezhipçilere müzehhipler verilir; bunlar her sayfayı yaldızlı çizgilerle çerçeveler, sayfa kenarlarını altın süs motifleriyle süslerlerdi. Bu çalışmanın, işçiliğin adı altınlamak anlamına gelen tezhip idi. Tezhipçiler, aynı zamanda birer minyatür ressamıydılar. Tezhipler çoğu zaman, devrin üslûbuna göre yapılırdı. Bu tezhiplerde kullanılan süs motiflerine bakarak, Klasik devrin, Lâle Devri veya Barok Devri’nin eserleri kolayca ayırt edilir. Sanatın en yüksek noktasına vardığı Klasik Devirdeki tezhipler, devrin zevkine tamamıyla uygun bir şekilde yapılmıştır. Stilize edilmiş hayvan şekilleri, kıvrık dallar ve geometrik motifler, süslemenin özünü teşkil ediyordu. Lâle Devri’nde tezhibin görünüşü de değişti. Soyut şekillerin yerini, çiçek motifleri aldı ve bu motifler daha az ağırbaşlı hale geldi. Bu değişiklik Sultan III. Ahmet devrinde XVIII. yy. başı daha belirli olarak görülür. Bu dönemin ardından Barok Devri geldi ve süslemeye Batı motifleri hakim olmaya başladı. Böylelikle, tezhiplerde Rönesans motiflerinin ortaya çıktığını görüyoruz. Yapraklar dolama haline gelip, kabalaşıyor. Kenar suları, seri olarak tekrarlanan birbirine benzer motiflerden meydana geliyor. Bu yazıda “Osmanlı Devleti’nde önemli sanat dalları hangileridir?” sorusunun cevabını kısaca yazdık. Şu sanat dalları Osmanlı Devleti’nde işlemeciliğiÇini sanatındaTaş süsleme sanatıHat sanatıMimariDiğer sanatlar;MinyatürEbru sanatıNakkaşlıkTezhipDokumacılık, Dokuma sanayinin geliştiği Bursa’da; yünlü kumaşların, ipekli dibaların ve her cins kadifenin dokunduğu işlemeciliği, Osmanlılar Devri’nde daha ziyade geometrik yıldız motiflri ile fidişi ve sedef kaplamalı olarak yapılmıştır10. sınıf Tarih ders kitabı cevapları MEB yayınları Bosna’dan Yemen’e, Kafkasya’dan Kırım’a kadar çok farklı coğrafyalara hükmeden Osmanlı Devleti, insanların yeteneklerini kullanabilmelerini sağlamak amacıyla güvenli bir ortam oluşturmuştur. Bu güvenli ortamda şehirler; mimarisiyle, zanaat, sanat ve kültür faaliyetleriyle birer yaşam merkezi hâline kuruluş devrinden itibaren İznik, Bursa, Edirne ve İstanbul, Osmanlı sanat ve mimarisinin beşiği olmuştur. Günümüze kadar ulaşan müzeleri, sarayları, koleksiyonları, kütüphaneleri ve camileri dolduran tezhip, çini, minyatür, halı, kilim, kumaşlar ve binlerce cilt yazma eser vardır. Bu eserler, Anadolu ve çevresinde gelişen Türk el sanatlarına ait zengin bir milletin kültürel kişiliğinin en canlı ve anlamlı belgeleri niteliğinde olan el sanatları, Osmanlı Devleti’nde büyük gelişme göstermiştir. Özellikle ahşap ve taş işlemeciliği, dokumacılık, çinicilik ve hat sanatları yeni bir ifade ve anlatım zenginliği kazanmıştır. Bu dalların her biri kendi içinde ustalık alanları, kullanılan gereç veya üretilen üründen adını alan gruplara ayrılmıştır. Nakkaşlar, kuyumcular, kâtipler, ciltçiler, çiniciler, kumaş dokuyucuları, maden işi yapan kazgancılar, ahşap işleriyle uğraşan kündekârlardan oluşan bu sanat ve zanaat grupları, kendi içlerinde birer eğitim kurumu gibi çalışmıştır. Bu meslek gruplarının ustaları, Ahilik teşkilatına bağlı olarak loncalar oluşturmuş ve “esnaf şeyhleri” tarafından yönetilmiştir. Ahi terbiyesiyle yetişen Osmanlı sanatkârlarının hile ve aldatmaca bilmediği, bu yola başvuranların ise şiddetle cezalandırıldığı yüzyıldan kalma dokuma örneği BursaDokumacılık, Osmanlı Devleti’nde gerek artan nüfusun gerekse sarayın ve ordunun ihtiyaçlarına cevap verebilmek için hızlı bir şekilde gelişmiştir. Dokuma sanayinin geliştiği Bursa’da; yünlü kumaşların, ipekli dibaların ve her cins kadifenin dokunduğu bilinmektedir. Dokumacılıkta oldukça ileri gitmiş olan Çin bile Bursa’dan kumaş satın almıştır. Yine bu dönemde Macaristan, İtalya, Polonya ve Balkan ülkelerinin pazarlarında Bursa kumaşları satılmıştır. Bursa kumaşlarının üstünlüğü, malzemesinin zenginliği ve desenlerinin güzelliğinden kaynaklanmıştır. Osmanlı şehirlerine, yabancı ülkelerden boyanmak için kumaşlar gönderilmiştir. Ayrıca Türk alı ve çini mavisi gibi renklerin usullerini öğrenmek için Osmanlı şehirlerine Fransa’dan heyetler işlemeciliği, Osmanlılar Devri’nde daha ziyade geometrik yıldız motifleri ile fildişi ve sedef kaplamalı olarak yapılmıştır. Süslemelerde yazı hemen hemen hiç görülmeyecek şekildedir. I. Ahmet’in sedef kaplamalı firuze, yakut ve zümrüt taşlarıyla süslü tahtı başta olmak üzere Kur’an mahfazaları, rahleler ve minberler gibi nadide eserler dünya müzelerinin en kıymetli koleksiyonları arasında yer Cami Mihrabı İznikÇini sanatında Selçuklu Dönemi’nin ardından, Osmanlıların İznik’te bir çini merkezi kurmasına kadar duraklama yaşanmıştır. Osmanlı Dönemi’nde İznik ve Kütahya’dan sonra Bursa, Edirne ve İstanbul da önemli çini merkezleri olmuştur. XV ve XVI. yüzyıllarda mimari ile kaynaşan çini süslemelerinin en güzel örnekleri; İznik Yeşil Camii, Topkapı Sarayı Çinili Köşk, Bursa Yeşil Camii ve Yeşil Türbe’dir. Osmanlı Dönemi’ndeki çinilerde, Selçuklulara nazaran renklerde de artış olmuştur. Bu dönemde yeşil, mavi ve siyah ile beyaz, sarı ve fıstıki yeşil kullanılmaya başlamıştır. Rüstem Paşa Camii ve Türbesi’ndeki çinilerde kırk bir çeşit lale motifi kullanılmıştır. Günümüzde çini sanatı Kütahya’da süsleme sanatı, XV. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde hızla gelişme göstermiştir. İlk dönem Osmanlı mimarisinde taş işlemeciliği, daha çok yapıların dış kısmında uygulanmıştır. Bu uygulamaların ilk örnekleri Bursa Yeşil Camii yüzey süslemesinde ve Edirne Eski Camii minberinde görülmüştür. Mimari anıtlarda ve mezar taşlarında kullanılan ve yapıldığı yörenin özelliklerini gösteren motifler, gündelik eşyalarda da kullanılmıştır. Mezar taşlarında bir gelenek olarak kadın, çocuk, erkek ve meslek başlıkları yapılmış ve bu başlıklar ölenin sosyal durumu ile o dönemin kıyafetleri hakkında bilgi yazıyı estetik ölçülere bağlı kalarak güzel bir şekilde yazma sanatıdır. İslamiyet’te dinî yapılarda resim bulunması uygun görülmediği için bunun yerini yazı sanatı olan hat almıştır. Hat sanatı, zamanla mimari dekorların başlıca zenginliği ve bütün dekoratif sanatların da önemli bir unsuru hâline gelmiştir. XV. yüzyılda Amasyalı Şeyh Hamdullah, “Hattatların Kıblesi” adını almış ve o zamanki İslam dünyasındaki bütün hattatların üstadı Hamdullah hattıyla yazılmış Kur’an-ı Kerim sayfasıSultan II. Bayezid, yazı yazarken onun hokkasını tutacak kadar Şeyh Hamdullah’a saygı göstermiştir. Şeyh Hamdullah’tan sonra Ali Bin Yahya Sofi, Karahisarlı Ahmet, Hafız Osman gibi hattatlar yetişmiştir. Opera ope'ra, İtalyancadır; tam anlamıyla İtalyanca opera in musica müzikli yapıtlar deyiminin kısaltılmışıdır. 2011 TDK Türkçe Sözlükte ise “Sözlerinin bütünü veya çoğu şarkılı olarak söylenen müzikli tiyatro eseri “ olarak kayda kökeni aslen dinsel oyunlardır. Pasyon gibi. Opera madrigallere dayanır. Madrigaller genelde anlamlarıyaş düğün, şenlik, kültürel etkinlik demektir. Madrigal adı Rönesans ve ikinci yarısının membası her köklü sanat dalı gibi, özünü tarihi kaynaklardan alır. Kimi kaynak ve araştırmacılar operanın kökünü Antik Yunan’a kadar yani tragedyalara kadar götürür. Tragedyalardaki koroları ilkel bir opera parçası sayarsak bu bakış yerindedir. Diğer yandan İtalya’ya uzandığımız karşımıza intermedia’lar ortaya çıkmaktadır. 14. ve 15. asırda alışagelmiş tiyatrolardan farklı olarak araya konan müziklere verilen bu isim, yine operanın ana rahmindeki halinin bir kadar Batı müziğinin sisteminde toplu şarkı okuma kuralı hâkimdi. Bu toplu şarkı söyleme yani koro alışkanlığı dönemin sosyal yapısı ile doğrudan doğruya alakalıdır. 16. yüzyılda krallıkla yönetilen ve hiçbir şekilde bireyci bir yaklaşımı, hatta bireyselliğin izleri dahi bireyci sosyal yapısı bulunmayan Avrupa’nın bütün sanat dalları da bu şekilde yontulmuş, haklı olarak bu müziğe de yansımıştır. Korodan kopuş ise 17. yüzyılda başlamıştır. 17. yüzyılda krallıklar zayıflamış en önemlisi Fransız devrimi gerçekleşmiş ve toplum zihniyeti birey zihniyetine eğrilmeye başlamıştır. Müziğe de etkisi olan bu sosyal yapıyla beraber koroya ufak solo parçaları eklenmeye başlamıştır. Sadece müzikte değil tüm sanatlarda münferit yapılar görülmeye başlanmıştır. Elbette bunlar birer yeniliktir ama kökeni eskiye antik çağa bağlı tüm Rönesans sanatlarında olduğu gibi bir yeniliktir. Bu bakımda, varlığını geçmişe borçlu bu münferit müzik ağacı dallarını operaya sarkıtmakta gecikmemiştir. Rönesans’a kadar sadece kilise müziği olarak kullanılan opera, Rönesans’ın ferah ortamlarında tiyatro sahnelerinde soluk buldu. İşte bu gelişmelerle beraber şiire eşlik eden vokal müzik iki yönlü olarak ortaya çıktı1. Oratoryom Bir dönem sadece kiliseye hizmet veren ve dini konularda eserler icra eden korolar Rönesans ile alan bulduklarında kiliseler için bir müzik boşluğu oluşmuştur. Bu bakımdan için kiliselerde dini konulardaki operalara Oratoryom denmiştir. Daha sonra ise sadece dinsel konularda sınırlı olmasına rağmen, dünyevi konulara yönelmiş ve müzikli trajedi literatürünün temelini Opera Ladinî yani din dışı konuları işleyen koro türü olarak ayrılmıştır. Bugün hala aynı işlevde şehrinin operanın gelişimindeki etkisi göz ardı edilemez. Kökleri çok uzağa gitse de aslında bugünkü operanın şekillenmesi gayet yenidir. Floransa’da opera bu yana var ola opera, Orta Avrupa’ya girdi. Orta Avrupa’ya da besteci Heinrich Schütz aracıyla girdi. ise besteci Cristoph Willibald Gluck tarafından ikinci bir reforma kavuşturularak son halini bugünkü opera 18. yüzyılda şekillendi. Dolayısıyla Osmanlı dönemine de 15. yüzyılda girmesi beklenemezdi; nitekim öyle de Garip DüğünKaynaklar özellikle de yabancı kaynaklar 14 Haziran 1582 yılını bir “garip” anar. Bunun nedeni ise Osmanlı toplum yapısına uygun olmayan bir şenlik, bir sünnet düğünü…Bu tarihlerde III. Murad hakimdi. III. Murad İstanbul At Meydanında yanında saray büyükleri ve elbette şehzadeleri ile bir sünnet düğünü düzenledi. Sünnet düğününü özel kılan “avam” arasında yapılmasından ziyade sergilenen Ballet Pantomime’dir. Bu oyun Osmanlı kültür yapısına tamamen ters ve buram buram Batı kokan bir oyundu nitekim Hammer tarihinde de aynı şaşkınlıkla geçer bu silsilesine eklenen bir diğer durum ise rahmetli Sadr-ı Azam Sokullu Mehmed Paşa’nın dul eşi ve aynı zamanda III. Murad’ın kız kardeşi olan Esma Sultan’ın Pandomimi. Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa, 17. yüzyılda IV. Mehmed'in küçük şehzadelerinin sünnet ettirilmesi, Hatice Sultan'ın ikinci vezir Mustafa Paşa ile evlendirilmesi sebebiyle Edirne'de düzenlenen eğlencede, Venedik'ten çalgıcılar, dekor ve diğer temsil aletleri ile birlikte bir opera grubunda getirtilip yer almasını istemiştir. Ancak zaman darlığı nedeniyle gerçekleşmemiştir… Her iki düğünde III. Murad dönemi için sergilenen oyunda rol alan Sokullu’nun 900 Hıristiyan kölesidir. Hıristiyan kölelerin Osmanlı ülkesine özelikle saraya çocuk yaşta getirilmediği düşünülürse bu köleler kendi kültürlerine ait olan bu mitolojik oyunları başarı ile sergilemişlerdir. Velhasıl kelam Osmanlı ülkesinde on altında asırda garip düğünler yapılmakta yani Batı tiyatrosu tanınmaktaydı. Üstelik kaynaklarda geçen bir diğer bilgi de halkın bu gösterilerden oldukça hoşnut OperaSefaretnameler tarihin dışarıdaki gözleri ve tanıklarıdır. Özellikle bir imparatorluk haline gelmiş olan Osmanlı’da seferler ve onların tuttukları sefaretnameler oldukça önem taşımaktaydı. Osmanlı Devleti’nin duraksama ve çöküş döneminde özelikle Avrupalaşma sürecinde zaten önemli olan bu makamlar ve eserleri daha da önem kazanmışladır. Bizde sefaretnamelere bakarak Osmanlı dönemi kültür anlayışını çıkarmaya gayret edeceğiz. Nitekim Osmanlı da opera ile sefaretnameler ile dönemi opera hakkında ilk ve en önemli kaynak Sultan III. Ahmed' zamanından kalmadır. III. Ahmed Fransız Kralı 15. Luis'e elçi olarak Yermi Sekiz Çelebi Mehmet Efendi'yi göndermiştir. Sefirimiz, Fransız saray ortamını anlatan Paris Sefaretnamesinde, opera hakkında bilgi vererek opera tarihimize kaynak olmuştur. Bu sefaretname, İbrahim Müteferrika matbaasında 1737 yılında kitap halinde Sekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin ardından I. Mahmud Tugrakeş ve Nişancı Mustafa Hattî seferleri önemlidir. Bu Sefirler 1748 yılında Avusturya’ya elçi olarak gönderilmişlerdir. 1680-1760 yılları arasında orada bulunan bu iki Sefir operalar hakkında ayrıntı bilgilerle Hattî'nin bu seyahatnameden dokuz yıl sonra bir Türk elçi daha Avusturya operasından söz etmiştir. Ahmet Resmi 1757 senesinde III. Mustafa tarafından Avusturya'ya gönderilmiştir. Giritli Ahmet Resmi bu görevi sırasında yazdığı Sefaretname'de Bec şehri hakkında bilgi verirken iki yerde tiyatro ve operadan söz eder. Ahmet Resmi’ bundan sonra yine III. Mustafa tarafından Prusya Kralı Frederik'e 1777 yılında elçi olarak gönderildi. Ahmet Resmi Berlin'e gidip gelişini Sefaretnamesinde anlatırken opera sanatına da ayrıntılı olarak yer verir. 19. yüzyılın başında III. Selim'in Petersburg'a elçi olarak gönderdiği Rasih Efendi de Rus operasını yazdığı Sefaretnamelerde anlatılır. III. Selim'in ülke dışına gönderdiği elçiler, sefaretnamelerinde opera hakkında bilgi vermeye çalışırken padişah, İstanbul'a gelen opera topluluğunun temsillerini seyretmiş Kültür Yığını ile III. SelimIII. Selim dönemi ile birlikte yani sonlarında, Osmanlı İmparatorluğu’nda siyasal ve kültürel alanlarda uygulanan batılılaşma politikalarından müzik sanatı da etkilenerek sosyal yaşamda önemli değişikliklere neden olmuştur. Besteci, şair ve sanata olan yatkınlığı ile bilinen III. Selim; resim, heykel, mimari alanlarında büyük radikal değişikliklere öncülük etmiştir. Yeniçeri ordusunun yanında, Batı normlarına uygun Fransız subaylar tarafından yetiştirilen askerî birlik sır kâtibinin gün gününe tuttuğu ruzname adı verilen defterde, III. Selim’in günlük yaşamı ayrıntılar ile yazılmıştır. Ruznamelerde bir cambazın saraya geldiğinden bahsedilir. Aynı eserlerde ise 1797 yıllarında yani sonlarında Saraya gelen bir opera topluluğundan söz edilir. III. Selim olayları bu kadarla da sınırlı değildir. Müziğe oldukça meyyal olan Sultan devrinde ilk Türkçe opera parçası "Hikaye-i İbrahim be-İbrahim-i Gülşeni" ismiyle ile yazılmıştır. Bir diğer önemli bilgi ise aynı dönemlerde G. Donizetti'nin Belisario operasını Türkçe neşretmesi ve İbrahim Müteferrika matbaasında kitap halinde devleti Batı müziği ile Kanuni döneminde tanıştı ama pek zevcesinin düzenlediği düğünde sergilenen ve halka kadar inen operacıklar ve Batı oyunları ilk operalar sefaretnamelerin önemli bir bölümünde tam olarak tanınması, III. Selim döneminde Selim döneminden sonra II. Mahmud dönemi başlar ve bu dönemde de yabancı tiyatrolar ile sanatta Batılılaşma tamamlanmış olur.

osmanlı devleti dönemine ait sanat dalları