İranElçisi başı önünde huzurdan çıkarken padişah, Deli Hüseyin'i alnından öpüyor, onun yeniçeri ocağına yazılmasını emrediyordu. Bundan sonra Deli Hüseyin "Deli Hüseyin Paşa" olarak tarihe geçecekti. İşte buda Deli Hüseyin Paşanın Hikayesi olarak tarihe geçti.Daha fazla ibretlik hikayeler, kıssadan hisse hikayeler PeriKızı ile Çoban Hikayesi. Çok eski zamanda, - Oğuz Han Hükümdarmış. -. İşitmiştim Turan'da. Bir peri kızı varmış. Bu nazlı peri kızı, Bu güzellik yıldızı, Her gönülde bir sızı. Kendimleyüzleştim dün gece. ukala ve cesurdum; katı ve cansız; korkak ve tedirgin. Elimi kendime uzattım bu kez. Titredi. Dilimi kendim için döndürdüm bu kez. HeleBakin Kim Gelmis mp3 indir, Hele Bi Bak Kim Geldi 😂😂 6:06 HALE BAKIN KİM GELMİŞ 5:51 Bahar Gelmiş 1:54 \"Kimler Gelmiş Hoş Gelmiş Cengizİmren'in iki eserden oluşan yeni çalışması "Hele Bakın Kim Gelmiş" Grand Müzik etiketiyle tüm dijital platformlarda yayında!Grand Müzik Resmi Instagra uIJ9S. Türkçe English BHSC Pусский Français العربية Kurdî کوردی Shqip فارسی македонски Bahasa Indonesia Español hr /> İşlevsel Çerezler Kullanıcının web sitesinin seçtiği dil sürümünü hatırlar. Performans/Analitik Çerezler Ziyaretçinin web sitesini nasıl kullandığına ilişkin istatistiksel veriler oluşturmak için kullanılan benzersiz bir kimliği kaydeder. Google Analytics tarafından talep oranını kısmak için kullanılır. Kabul et Reddet Reklam/Pazarlama Çerezleri Bu çerez, Alexa Analytics'e gönderilen tüketici davranışları hakkında bilgi toplamak için kullanılır. Alexa Analytics bir Amazon şirketidir. Kabul et Reddet İç Oğuzlarda Bay Büre adında bir bey varmış. Bay Büre’nin dünya malından yana nasibi pek açıkmış. Ka­pısında tavla tavla atları, katar katar develeri, kırk çobanlı sü­rüleri varmış. Altının gümüşün hesabını ise varın siz görün. Gel gelelim, bu malları güdüp gözetecek, yedi kızına kardeş olacak, kendisi ölünce yerini yurdunu tutacak bir tek oğlu bile yokmuş. Bunun için de bağrı günden güne kavrulurmuş. Günlerden bir gün Bayındır Han, hanlık otağını kurdur­muş. Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kestirmiş. Erkek cinsi besili mallardan birer sürü kırdırmış. Türlü ye­mekler, lezzetli içecekler hazırlatmış. Oğuz beylerine büyük bir ziyafet çekmiş. Beyler de hanlar hanı Bayındır Han’ın soh­betine oğulları ile çıkagelmişler. Beylerbeyi Salur Kazan, oğlu Uruz ile gelmiş. Kazan Bey’in kardeşi Kara Göne, yanında oğlu Kara Budak’ı getirmiş. Bayındır Han’ın veziri Kazılık Koca, oğlu Bey Yegenek’i almış yanına. Gaflet Koca, oğlu Şîr Şemsettin ile birlikte gelmiş. Daha nice Oğuz beyleri, oğulla­rını alıp gelmişler. Bay Büre, kudretli Oğuz beylerini oğulları ile beraber, yan yana, omuz omuza görünce içlenmiş. Başını önüne eğip kaderine kahretmiş. Mendilini çıkarıp hüngür hüngür ağlamış. Kazan Bey bunu görünce, “Bre Bay Büre! Sürüne kurt mu girdi? Gövdene dert mi girdi? Hayırdır, niye ağlıyorsun?” demiş. Bay Büre de, “Ben ağlamayım da kimler ağlasın a dostlar! Dünya malından yana nasibim bol. Kız evlat der­seniz; tam yedi tane. Fakat oğuldan yana nasibim kupkuru. Kardeşten yana da kadersizim. Sırtımı dayayacağım bir kar­deşim de yok. Yarın birgün ölüp gideceğim. Ocağım sönüp kalacak!” deyip bir daha hıçkırmış. Salur Kazan, “Hey Bay Büre! Bu işler emmi dayı yardımı­na gelmez. Senin işini ancak Allah onarır! Biz, el açıp Allah’a dua edelim. Belki bir ağzı dualının duası kabul olur. Allah sana da bir oğul verir.” demiş. Kudretli Oğuz beyleri hep bir­den el açmışlar. Can u gönülden dua etmişler. Allah’tan Bay Büre’ye hayırlı bir oğul vermesini dilemişler. O zamanlar beylerin duası dua, bedduası beddua imiş. Allah’tan ne dileseler kabul olurmuş. Dış Oğuzlarda da Bay Bîcan adında bir bey varmış. O da maldan mülkten yana Bay Büre’den geri kalır değilmiş. Üstelik güçlü kuvvetli bir de oğlu varmış. Ama Bay Bîcan’ın da kız evladı yokmuş. Bay Bîcan da ileri çıkıp, “A beyler! Benim için de dua edin. Allah’tan bir kız evlat isterim. Eğer dualarınız kabul olur, Allah Bay Büre’ye bir oğul, bana da bir kız verirse sizler de şahit olun, ikisi birbirine beşik kertmesi, nişanlı olsun.” demiş. Kudretli Oğuz beyleri, Bay Bîcan için de dua eylemişler. O gün Oğuz beyleri yemişler, içmişler. Hoşça vakit geçir­mişler. Gün kavuşmuş, evli evine, köylü köyüne dağılmış. Ay batmış. Gün dolanmış. Günler günlere ulanmış. Artık aradan ne kadar zaman geçmiş ise Bay Büre’nin apalak topalak bir oğlu olmuş. Bay Bîcan’ın da ay yüzlü, üzüm gözlü bir kızı olmuş. Oğuz beyleri bu haberi işitince çok sevinmişler. Hele Bay Büre’nin sevincine diyecek yokmuş. Oğlu için dokuz koçu birden kurban eylemiş. Altın pencereli otağlar kurdurmuş. Oğluna baktırmak için iyi huylu dadılar tutmuş. Bay Bîcan ise kızını allandırmış pullandırmış. Altın başlıklı beşiklerde beletmiş. Etrafını çiçeklerle donatmış. Çiçeğe benzeyen kızı­nın adını da Banı Çiçek koymuş. Banı Çiçek’e kırk bir tane dadı tutmuş. Ona gözü gibi baktırmış. Her doğan büyür, kaburgalı gelişir. Derken oğlan beş ya­şına gelmiş. Beş yaşından on yaşına girmiş. On yaşından on beş yaşına basmış. Artık alımlı çalımlı, kartal bakışlı, yakışıklı bir yiğit olmuş. Öyle ki güzelliği göz alırmış. Görenin aklı kalırmış. Bunun için yüzünü peçe ile gizlermiş. O zaman­lar bir yiğit baş kesmez, kan dökmezse ona ad verilmezmiş. Daha hüner gösterip ad almadığı için de bu yiğidi Oğuz ilin­de peçeli diye bilirlermiş. Günlerden bir gün Bay Büre’nin oğlu atlanmış. Kırk arkadaşı ile ava çıkmış. Av avlamış. Kuş kuşlamış. Dağ bayır dolaşmış. Yorulunca yeşil bir düzlüğe, taze çimenliğe gölgelik kurup oturmuş. Kırk arkadaşı ile yi­yip içmeye başlamış. Bu sırada biri koşarak gelmiş. Oğlanın karşısında diz çökmüş “Yiğit, yiğit! Bey yiğit! On beş yıldır Oğuz’da değildik. Şam’a, Rum’a, oradan İstanbul’a vardık. Oğuz beyleri için kâfirin güzel mallarından aldık. Dönerken Kara Derbent ağzında Avnik Kalesi’nden beş yüz kâfir baskın verdi. Ben kaçıp canımı zor kurtardım. Ağabeyim esir gitti. Malımız rızkımız yağmalandı. Ocağına düştüm yiğit! Başı­nın gözünün sadakası için medet!” demiş. Yas yas yalvarmış. Meğer bu gelen, Bay Büre’nin küçük bezirganıymış. Ama ne oğlan bezirgânı tanırmış ne de bezirgân oğlanı. Bay Büre, oğlu olur olmaz bezirgânlarına, “Gidin, Şam’ı, Rum’u gezin görün. Oğlum için güzel hediyeler getirin.” demişmiş. iki kardeş de seneler senesi Şam’ı, Rum’u dolaşmışlar. Alacak­larını almışlar. Satacaklarını satmışlar. Güzel kâr eylemişler. Gelirken de Bay Büre’nin oğlu için istanbul’dan deniz tayı bir boz aygır almışlar. Bir ak kirişli sert yay almışlar. Bir de altı kanatlı üç batmanlık gürz beğenmişler. Bunlardan başka fevkalade, güzel, nadide hediyeler alıp yola düşmüşler. Gele gele Kara Derbent ağzına gelmişler ki birden beş yüz kâfirin saldırısına uğramışlar. Bay Büre’nin peçeli oğlu kendisinden medet dileyene medet eylemiş. Bezirgânın imdadına yetişmek için, hemen ayaklanmış. At binip kılıç kuşanmış. “Beni seven arkamdan gelsin.” deyip yürümüş. Kırk yiğidi de onun peşi sıra koştu­rup gitmiş. Oğuz yiğitleri iz sürüp kâfirin üstüne varmışlar. Meğer kâfirler de malları yağmaladıktan sonra bir yere kon­muşlar. Hırlaşa hırlaşa altınları akçeleri paylaşıyorlarmış. Bay Büre’nin oğlu kırk yiğidi ile kaz sürüsüne şahin dalar gibi kâfirin arasına dalmış. Bir çalışta kırkını birden yere sermiş. Bir daha vurmuş, sekseni yığılıp kalmış. Kâfirlere göz açtır­mamış. Baş kaldırana baş eğdirmiş. Direnene diz çöktürmüş. Aman dileyeni ellememiş. Kaçanı kovalamamış. Güzel savaş eylemiş. Esir düşmüş büyük bezirgân ile mallarını kâfir elin­den kurtarmış. Büyük bezirgân kurtulur kurtulmaz oğlanın eline sarılmış “Bey yiğit! Sen bize erlik gösterdin. Büyük iyi­lik ettin. Gel de beğendiğin maldan al. Yük altında kalmaya­lım.” demiş. Bay Büre’nin oğlu, “Madem yük altında kalmak istemez­siniz. O hâlde gönlünüz kalmasın.” deyip mallara şöyle bir göz gezdirmiş. Altını gümüşü elinin tersiyle itmiş. Atlasın, kaftanın yüzüne bile bakmamış. Cama cıncığa ise hiç itibar etmemiş. Vara vara deniz tayı boz aygırı, ak kirişli sert yayı, bir de altı kanatlı üç batmanlık gürzü beğenmiş “Bu üçü­nü bana verin.” demiş. Bunun üzerine bezirgânların suratları asılmış. Şekli şemaili değişmiş. Tek kelam etmemişler. Oğlan bunu görünce, “Bre bezirgânlar! Çok mu istedim?” demiş. Büyük bezirgân, “Bey yiğit, niye çok olsun? Senin yaptığının yanında bunların lafı bile olmaz. Ama o üçünü beyimizin oğluna götürürdük.” deyip boyun bükmüş. Oğlan, “Bre, sizin beyiniz kimdir? Kime götürüsünüz bunları?” deyin­ce bezirgân, “İç Oğuzlarda Bay Büre derler. Bizim beyimiz odur. Bu hediyeler de beyimizin oğlunundur.” demiş. Oğ­lan bunların kendisi için getirildiğini anlayınca tek kelime etmemiş. Kendi kendine, “Burada minnetle alacağıma, evde hürmetle alırım.” Diyerek arkasını dönüp gitmiş. O akşam Bay Büre, oğlu ile otururken bezirgânlar çıka­gelmişler. Selam verip içeri girmişler. Bakmışlar ki kendileri­ni kurtaran yiğit başköşede oturuyor. Bezirgânlar hemen ileri varıp eğilmişler. Öpmek için oğlanın eline sarılmışlar. Bay Büre bunu görünce hiddetlenmiş “Bre edepsizler! Baba eli dururken oğul eli mi öpülür?” diye kükremiş. Bezirgânlar, o yiğidin Bay Büre’nin oğlu olduğunu anlayınca çok sevin­mişler “Aman beyim incinme! Senin oğlun olmasaydı mal­larımız Gürcistan’a gitmişti. Tabiî biz de esir olmuştuk. Kara Derbent’te üstümüze beş yüz kâfir saldırdı. Bizi de mallarımızı da kâfir elinden oğlun kurtardı.” deyip oğlanın nasıl yiğit­lik gösterdiğini bir bir anlatmışlar. Bunun üzerine Bay Büre yumuşamış “Bre bezirgânlar! Dediğiniz oğluma ad koyacak kadar var mıdır? Söyleyin hele!” demiş. Bezirgânlar da, “Hem de nasıl beyim, hem de nasıl? Bu oğlana değil bir ad, iki ad koyacak kadar vardır.” demişler. Bay Büre, sevine kıvana kudretli Oğuz beylerini çağırmış. Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kestirmiş. Erkek cinsi besili mallardan birer sürü kırdırmış. Türlü yemek­ler yaptırmış. Lezzetli şerbetler hazırlatmış. Oğuz beylerini ağırlıklarınca ağırlamış. O gün Dedem Korkut gelerek ne­şeli havalar çalmış. Bay Büre’nin oğluna Bamsı Beyrek adını koymuş. Kudretli Oğuz beyleri, Dedem Korkut ile el kal­dırmış “Bu ad, bu oğlana kutlu olsun!” diye dua etmişler. Yiyip içtikten sonra Bay Büre, oğlu için bir de yedi günlük av tertiplemiş. Bamsı Beyrek, deniz tayı boz aygırına binmiş. Ak kirişli sert yayını sırtına asmış. Kudretli Oğuz beyleriyle ala asker olup Aladağ’a ava çıkmış. Derelerden geçerek, soğuk sular içerek az gitmişler, uz gitmişler. Çayır çimen geçmişler. Vara vara bir bayıra varmışlar. Burada karşılarına bir geyik sürüsü çıkmış. Beyrek, üç yaşlı bir erkek geyiğin peşine düş­müş. Geyik kaçmış, Beyrek kovalamış. Süre süre yeşil düzlük, taze çimenlik bir yere getirmiş. Bir de bakmış ki biraz ilerde kırmızı bir otağ kurulu. Otağın önünde de allı yeşilli kızlar oturuyor. Beyrek, o yana bir daha dönmeden geyiği izlemeye devam etmiş. Üç yaşlı erkek geyik varmış, otağın açığında bir yerde durmuş. Beyrek, bunu fırsat bilerek yayını gerdiği gibi bir ok atmış. Geyiği olduğu yere yıkmış. Meğer bu otağ Bay Bîcan Bey’in kızı, Banı Çiçek’in ota­ğıymış. Banı Çiçek, otağının önünde geyik vuran yabancıyı görünce hiddetlenmiş “Hele kızlar! Şu densiz oğlana bakın! Bize erlik mi gösteriyor, ne? Varıp şundan pay isteyin. Ba­kalım ne diyecek?” demiş. Kısırca Yenge dedikleri cariye, Beyrek’in yanına varıp geyikten pay istemiş. Beyrek ise, “Ben avcı değilim. Bey oğlu beyim. Hepsini alın. Yalnız şu otağ kimindir?” demiş. Kısırca Yenge, “Bey yiğidim! Bu otağ Bay Bîcan kızı Banı Çiçek’indir.” demiş. Bamsı Beyrek, Banı Çi­çek ile beşik kertmesi nişanlı olduklarını bilirmiş. Ama daha bir günden bir güne onu görmüş değilmiş. Banı Çiçek’in adı­nı duyunca Beyrek’in kalbi kuş gibi çırpınmış. Göğüs kafe­sine sığmaz olmuş. Tam da Banı Çiçek’in hangisi olduğunu soracakmış ama Kısırca Yenge çoktan dönüp gitmiş. Kısırca Yenge gelince Banı Çiçek telaşla, “Ne dedi? Kim­miş? Kimin nesiymiş? Geyikten pay verdi mi kız?” diye sor­muş. Kısırca Yenge de, “O yiğit avcı değilmiş. Yüzü peçelinin biri. Bey oğlu bey miymiş ne? Geyiğin hepsini bize bıraktı.” demiş. Banı Çiçek, o vakte kadar Beyrek’in ne adını duy­muş ne de yüzünü görmüşmüş. Yalnız babası Bay Bîcan Bey, “Seni Bay Büre Bey’in peçeli oğluna beşik kertmesi verdim.” deyip dururmuş. Kısırca Yenge, “Yüzü peçelinin biri…” de­yince kızın içine bir sızı yürümüş “Hele kızlar varın. Şu yi­ğidi çağırın. İki çift bir tek laf edelim. Bu yiğit, benim beşik kertmesi nişanlım olmasın sakın!” deyip içeri girmiş. Birkaç kız gidip Beyrek’i çağırmış. Beyrek otağın önüne ge­lince Banı Çiçek de yaşmaklanıp dışarı çıkmış “Yiğit, nereden­sin, kimlerdensin? Adın sanın nedir? Buralarda ne ararsın?” diye peş peşe sormuş. Beyrek ise, “İç Oğuzlardan Bay Büre’nin oğ­luyum. Adım sanım, Bamsı Beyrek. Buralarda Bay Bîcan’ın kızı Banı Çiçek varmış. Onu görmeye geldim. Peki, sen kim­sin?” demiş. Banı Çiçek, kendisini belli etmeyip, “Ben Banı Çiçek’in dadısıyım. O, öyle herkese görünecek biri değildir. Onu görmek için önce hünerini göstermen gerek. Ondan sonra belki sana görünür.” demiş. Bamsı Beyrek, onun Banı Çiçek olduğunu anlamış. Yüzünü görür görmez içi kayna­mış. Fakat kızın oyununa gelmiş gibi görünüp, “Öyleyse Banı Çiçek’i çağır gelsin. Ne hüner isterse göstereyim.” de­miş. Bunun üzerine kız, “Atı, benim atımı geçmeyene, oku, benim okumdan ileri düşmeyene, güreş tutunca beni alt et­meyene Banı Çiçek görünmez. Yüreğin yetiyorsa gel, yarışıp güreşelim.” demiş. İkisi birden atlanmış. Sanki ikisi birden kanatlanmış. Banı Çiçek yel gibi esmiş. Bamsı Beyrek sel gibi akmış. Yan yana, kıran kırana bir zaman at koşturmuşlar. Ama varacakları yere Beyrek, bir at boyu önde varmış. Oradan uçsuz bucaksız bir düzlüğe çıkmışlar. Yay gerip ok atmışlar. Kızın oku yıldırım gibi gitmiş. Oğlanın oku ise şimşek gibi çakmış. Atlanıp ok­larını aramaya çıkmışlar. İki oku, tâ üç günlük yolda zor bul­muşlar. Oğlanın okunun, kızın okunu bir arpa boyu geçmiş olduğunu görmüşler. Banı Çiçek bunu görünce, “Hey yiğit! Şimdiye kadar benim atımı, benim okumu geçen olmamıştı. Seninle bir de güreş tutalım. Ondan sonra görelim nice yi­ğitsin!” demiş. Beyrek, sıçrayıp inmiş. Börkünü çıkarıp peçesini sıyırmış. Kollarını çemreyip meydana çıkmış. Beyrek’in yüzünü görünce Banı Çiçek’in kanı alevlenmiş. Bir anda aklı başından git­miş. Oğlanın hünerini göreyim derken Beyrek’e sevdalanmış. Güç bela kendini toparlayıp karşısına dikilmiş. İki pehlivan olup birbirlerine sarılmışlar. Kız ile güreşilmez, kısrak ile ya­rışılmaz. Oğlan, kızı kaldırıp yere vurmak için çok çabala­mış. Fakat vuramamış. Kız, oğlanı kaldırıp yere vurmak için çok çabalamış. Gelgelelim, vuramamış. İkisinin gücü birbi­rine denk imiş. Beyrek, “Bu kıza yenilirsem baş kakıncı olur. El gün içine çıkamam.” Deyip gayret etmiş. Bir anda kızın ince beline iki kolu ile sarılarak sertçe sıkıp kendine doğru çekmiş. Bir yandan da ayağına çelme takmış. Onu gaflete getirip iki omzunun üstüne yere düşürmüş. Banı Çiçek, sırtı yere gelince yumuşak bir sesle, “Yiğit! Bay Bîcan’ın kızı Banı Çiçek benim.” deyip gülümsemiş. Beyrek ise hemen serçe parmağındaki altın yüzüğü çıkarıp Banı Çiçek’in orta par­mağına takmış “Bu, aramızda nişan olsun bey kızı.” demiş. Banı Çiçek de, “Tamam! Bu, aramızda nişan olsun bey oğlu.” deyip iki yavuklu sözleşmiş. Yedi gün dolunca av dağılmış. Beyrek evine varmış. İlk sofra serildiğinde de elindeki kaşığı pilava saplayıp kenara çe­kilmiş. Oğlan evlenmek isterse kaşığı pilava dikine saplarmış. Kız da kabı kaba çalarmış. Beyrek’in hareketi anasıyla baba­sının gözünden kaçmamış. Ak Hanım, Bay Büre’nin kulağı­na eğilip, “Bey! Artık oğlanı baş göz etmek gerek! Bay Bîcan Bey’in kapısına otursak mı? Ne dersin?” demiş. Bay Büre, “Haklısın hatun! Meyveyi vaktinde koparmak gerek. Vaktini geçirmeden oğlu olan everecek. Kızı olan gelin edecek. Yal­nız Deli Karçar’ın gönlünü nasıl edeceğiz, onu düşünürüm.” demiş. Meğer Deli Karçar, o vakte kadar kız kardeşini iste­yenleri vurup öldürmüş. Bu yüzden kimse Banı Çiçek’e talip olamazmış. Demir tavında dövülür, kırık sıcakken sarılır. Bay Büre, gün geçirmeden kudretli Oğuz beylerini davet etmiş. Yedir­miş içirmiş. Bey yiğitleri ağırlıklarınca ağırlamış. Nihayet derdini açarak, “Beyler, Bay Bîcan Bey’in kızı ile oğlumun beşik kertmesi nişanlı olduklarına hepiniz şahitsiniz. Yalnız Deli Karçar’ın kız kardeşine talip olanlara neler ettiğini de bilmeyen yoktur. Bu işi kim halledebilir? Bir çare gösterin.” demiş. Beyler, “Bu işi yapsa yapsa Dede Korkut yapar.” de­mişler. Dedem Korkut, “Beyler! Madem iş bize kaldı, bari Bayındır Han’ın tavlasından güzel koşan iki at getirin. Bir keçi başlı boz aygır olsun. Dağda bayırda bununla gideyim. Diğeri de koç başlı doru aygır olsun. Düzde dölekte de buna bineyim. Birini diğerine yedek edeyim. Deli’nin hiddeti tu­tarsa belki kaçar kurtulurum.” demiş. Beyler, Dede Korkut’a hak vermişler. Bayındır Han’ın tavlasından o iki aygırı getirt­mişler. Dedem Korkut, koç başlı doru aygıra binip yürümüş. Meğer hanım, Deli Karçar, yeşil düze, taze çimene otağ kurdurmuş. Arkadaşları ile ok yay talim edermiş. Dedem Korkut, öteden çıkıp gelmiş. Sağ elini kalbinin üzerine koy­muş. Başını öne eğmiş. Selam vermiş. Deli Karçar, kaşlarını çatmış. Suratını asmış. Yüzünü ekşitmiş. Gözlerini kısmış. Yumruklarını sıkmış. Hiddetinden ağzı köpürerek, “Aley- kesselam, ey eceline susamış ihtiyar. Ayağı olan toprağıma basmazdı. Ağzı olan suyumdan içmezdi. Sana ne oldu? Seni buralara kadar ecelin mi getirdi?” deyip kükremiş. Dedem Korkut, Deli’nin sözlerini gülümseyerek dinlemiş. O, lafını bitirince de alttan alarak konuşmuş “Olmaz dediğini oldur­maya geldim. Asık yüzünü güldürmeye geldim. Geniş eteğine, dar koltuğuna sığınmaya geldim. Allah’ın emri, Peygamber’in kavli ile aydan arı, pınardan duru kardeşin Banı Çiçek’i Bamsı Beyrek’e istemeye geldim.” demiş. Dedem Korkut, sözünü bitirmeden Deli Karçar saldırmış. Adamlarına bağırmış “Bre ne duruyorsunuz? Kara aygırımı, silahımı, teçhizatımı yetiştirin.” deyip sağa sola koşuşturmuş. Bu arada Dedem Korkut, atlayıp dörtnala kaçmaya başlamış. Deli Karçar da ardına düşmüş. Az gitmişler, uz gitmişler. Dere tepe düz gitmişler. Koç başlı doru aygır yorulunca De­dem Korkut, keçi başlı boz aygıra atlamış. Dedem Korkut, önde Deli Karçar arkada on tepe daha aşmışlar. Nihayet Deli Karçar yetişmiş. Dedem Korkut’u tutup attan indirmiş. İki dizinin üstüne yere çöktürmüş. Dedem Korkut’u baştan aşa­ğı ikiye bölmek için kılıcını havaya kaldırmış. Tam vuracağı sıra Dedem Korkut, Allah’a sığınıp yedi büyük ismini anmış. Ondan sonra, “Vurursan elin kurusun!” diye beddua etmiş. Deli Karçar, kılıcını hışımla indirmiş. Ama Hakk’ın emriyle eli havada asılı kalmış. Çünkü Dedem Korkut keramet sahi­biymiş. Her dileği Hakk katında kabul olurmuş. Deli Karçar, eli kuruyunca yaptıklarına pişman olmuş. El aman dilemiş. Günahlarına tövbe eylemiş. Elinin iyileş­mesi için Dedem Korkut’a yalvarıp yakarmış “Allah’ın emri, Peygamber’in kavli ile kız kardeşimi Beyrek’e verdim.” de­yip üç kere tekrarlamış. “Yeter ki elimi iyileştir.” diye de ağım ağım ağlamış. Dedem Korkut, Deli Karçar’ın elinin iyileşmesi için Allah’a dua etmiş. Hakk’ın emri ile Deli’nin eli daha ora­cıkta iyileşivermiş. Sonra başlık için kesim kesip ayrılmışlar. Dedem Korkut dönüp Bay Büre’nin evine varmış “Gö­zünüz aydın olsun!” deyip müjde vermiş. Bu müjdeli haberle Beyrek sevinçten havaya uçmuş. Bay Büre’nin, Ak Hanım’ın çiçeği yarılmış. Evleri şenlenmiş. Ocaklarına bayram havası gelmiş. Hoş beşten sonra Bay Büre, “Dede! Deli’nin elinden nasıl kurtuldun?” demiş. Dedem Korkut da, “Allah’ın ina­yeti, erenlerin himmeti oldu!” deyip ötesini söylememiş. Bu arada sofralar açılmış. Lezzetli yemekler, soğuk şerbetler geti­rilmiş. Yiyip içerlerken Bay Büre, “Peki Dede! Ne kadar mal istedi Deli?” diye sormuş. Dedem Korkut, “Murada ermeyesi öyle mal istedi ki saymakla bitmez. Bin tane kısrak görmemiş aygır istedi. Bin tane dişi deve görmemiş buğra istedi. Bin tane koyun görmemiş koç istedi. Bin tane kuyruksuz kulak­sız köpek istedi. Bin tane de ufacık karacık pire istedi. Bu dediklerimi getirirsen kız kardeşimi veririm. Yoksa gözüme görünme.’ dedi.” demiş. Bay Büre, “Dede, o dediklerinin üçünü ben bulursam iki­sini de sen bulur musun?” demiş. Dede Korkut, Bay Büre’nin ne kastettiğini anlamış “Evet, beyim! Bulurum.” diye söz vermiş. “O hâlde kuyruksuz kulaksız bin köpek ile ufacık ka­racık bin pireyi sen bul. Ötekiler benden.” demiş Bay Büre. Olmayacak işleri Dedem Korkut’tan istemiş. At ayağı çabuk, ozan dili çevik olur. Bay Büre, erkek atlarının arasından kıs­rak görmemiş bin aygır seçmiş. Erkek develerinin arasından dişi deve görmemiş bin buğra seçmiş. Koç sürüsünden koyun görmemiş bin koç seçmiş. Arkalarına kırk çoban tutup sürdüre sürdüre getirmiş. Dedem Korkut da yine bir keramet gös­termiş. Kuyruksuz kulaksız bin köpek bulmuş. Bunları da çobanların önüne katmış. Hep beraber Deli Karçar’a götür­müşler. Deli Karçar aygırları görmüş, beğenmiş. Buğraları gör­müş, beğenmiş. Koçları görmüş, beğenmiş. Kuyruksuz ku­laksız köpekleri görünce bir kahkaha patlatmış. Bakmış ki ortalıkta pireler yok. Tabiî basmış yaygarayı “İlle de pirele­rimi isterim. Yoksa size kız vermem.” Diyerek esip gürlemiş. Dedem Korkut, “Dur hele oğul! Pire dediğin sığır sineğine benzer. Tehlikeli bir canavardır. Kırk değil, bin çoban tutsan önünü alamazsın. Ama kaygılanma. Hepsini bir yere topla­dım. Beraberce gidelim. Gönlüne göre seç. Zayıfını bırak. Semizini al.” demiş. Meğer geçen yazdan kalma bir ahır varmış. Her tarafı gübre doluymuş. Bir yıldır süpürge yüzü gördüğü yokmuş. İçi de vıngır vıngır pire kaynarmış. Pireler her an talim ederlermiş. Didikleyecek tezek ararlarmış. Ahıra gelince Dedem Korkut, “İşte pirelerin burada. Semizini al. Zayıfını bırak.” demiş. Deli Karçar, destursuzca içeri gire­cek olmuş. Ama Dedem Korkut onun yolunu kesmiş “Dur bakalım oğul. Sen bize güvenmedin. Aygırı, buğrayı, koçu, köpeği tek tek saydın. Pire kısmının ayağı çevik olur. Göster­meden pireleri ceplerine indirme. Elbiselerini çıkar, öyle gir. Fazladan pire almayasın. Hak geçmesin.” demiş. Deli Karçar, keten bezini beline dolayıp soyunmuş. Ahıra girmiş. Pireler taze kan kokusu alınca saldırmış. Karçar’ın bütün vücudunu sarmış, onu kara bir yumağa çevirmiş. Her biri bir yerinden ısırmaya başlamış. Gövdesi kıpkırmızı kabaran Deli Karçar, pire ısırığından katmerli deliye dönmüş. Neresini ka­şıyacağını bilemeden kapıya koşmuş. Meğer Dedem Korkut, “Şu Deli’nin aklı biraz başına gelsin. Adamdan olmayacak iş istemek neymiş, öğrensin! Madem ufacık karacık pire is­terdi, şimdi görsün!” deyip kapıyı dışarıdan kilitlemiş. Ona esaslı bir ceza vermiş. Deli, pire derdinden dara düşünce yas yas yalvarmış “Aman Dede Sultan! Bunun semizi de zayıfı da kalsın. Medet eyle. Aç kapıyı çıkayım. Hatamı bildim. Suçumu anladım.” diye çok dil dökmüş. Dedem Korkut da­yanamayıp kapıyı açmış. Deli Karçar, can havliyle kendini dışarı atmış. Gelip Dedem Korkut’un ayaklarına kapanmış “Aman, şu kendi küçük, şerri büyük kara beladan kurtar beni!” diye yalvar yakar ağlamış. Dedem Korkut da, “Aklın varsa göle koş.” demiş. Deli Karçar, koşup ilk gördüğü suya atlamış. Pireler, su ile beraber akıp gitmiş. Deli Karçar, De­dem Korkut ile alay etmenin cezasını ödedikten sonra düğün dernek hazırlığına başlamış. Bay Büre ile Bay Bîcan Beyler ağır düğün dernek kur­muşlar. İç Oğuzları, Dış Oğuzları bir araya getirmişler. Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç kestirmişler. Erkek cin­si besili mallardan birer sürü kırdırmışlar. Lezzetli yemekler yaptırmışlar. Soğuk içecekler hazırlatmışlar. Altın kadehler, gümüş sürahiler dizdirmişler. Kırk gün, kırk gece düğün der­nek eylemişler. Oğuz zamanında evlenen yiğit bir ok atarmış. Oku ne­reye düşerse otağı oraya kurulurmuş. Beyrek, ak kirişli sert yayını germiş. Bir ok atmış. Ok uçup kâfir Kıpçak hududuna düşmüş. Meğer kâfirin biri, Beyrek’in otağını görmüş. Varıp Bayburt Hisarı’nın tekfuruna haber vermiş “Bay Bîcan, göz ağrın Banı Çiçek’i Beyrek’e vermiş. Beyrek, gelin otağını şu­racığa, bizim hududa kurdu.” demiş. Meğer tekfur da Banı Çiçek üstüne düş görenlerdenmiş. Bu haberi alınca derhâl yedi yüz kâfir kaldırmış. Geceleyin Bamsı Beyrek’in otağına baskın vermiş. Uykuda iken basıp kırk yiğidini öldürmüşler. Beyrek’in de kollarını arkasından bağlayıp boynuna ip geçir­mişler. At ardında sürüyerek götürmüşler. Kara haber çabuk duyulmuş. Bay Büre’nin ocağına ateş düşmüş. Ortalığı feryat figan kaplamış. “Oğul!” diye ağla­maktan Bay Büre gözlerinden olmuş. Ak Hanım, kara sicim saçlarını yolmuş. Tırnak vurup elma yanaklarını parçalamış. Ak çıkarıp karalar giyinmiş. En son yavuklusu Banı Çiçek’e haber verilmiş. Banı Çiçek de güz elmasına benzeyen yanak­larını yırtmış. Kara sicim saçlarını yolmuş. Karalar giyinmiş. Bunu duyan kudretli Oğuz beyleri ak çıkarıp kara giymişler. Beyrek’in nereye götürüldüğünü bilmedikleri için elleri koy- nunda kalakalmışlar. Yalnız Beyrek için büyük yas tutmuşlar. Böylece on altı yıl geçmiş. Ama Beyrek’in ne ölüsünden; ne de dirisinden bir haber gelmiş. Günlerden bir gün Deli Karçar, Bayındır Han’ın huzuru­na çıkmış “Devletli hanım! Ömrü uzun olsun. Ama Beyrek sağ olsaydı on altı yılda çıkar gelirdi. Size ayan ola ki, kim diri olduğu haberini getirirse onu dünya malına boğarım. Kim de öldüğü haberini getirirse kız kardeşim Banı Çiçek’i ona veririm. Her gün yol gözlemekten kardeşim gözlerinden olacak.” demiş. Bayındır Han, Deli Karçar’ın düşüncesini uygun görmüş. Meğer orada Yalancı oğlu Yaltacık dedikleri biri varmış. Deli Karçar’ın vaadini duyunca, “Hanım, ben varayım. Ölmüş mü, diri mi; bir haber getireyim.” demiş. Bayındır Han’dan izin alıp gitmiş. Geçmiş günlerin birinde Banı Çiçek, Beyrek’e altın işle­meli bir gömlek hediye eylemişmiş. Yalancı oğlu Yaltacık da Banı Çiçek’in işlediği bu gömleği görünce Beyrek’e akşam sabah yalvarmış “Yiğitlik vurmakla, beylik vermekle olur. Ne olur beyim, bu gömleği bana ver. Ben giyeyim.” diye kıvrım kıvrım kıvranmış. Yiğit derler, candan ederler. Cö­mert derler, maldan ederler. Beyrek, yavuklusunun işlediği gömleği hiç giymeden Yalancı oğlu Yaltacık’a vermiş. Yalancı oğlu Yaltacık bu gömleği kimseye göstermemiş. Bir kere bile giymemiş. Yıllardır saklarmış. Meğer hanım, bunun da Banı Çiçek’te gözü varmış. Ama Banı Çiçek’i erlikle almaya hü­neri ve cesareti olmadığı için yılan gibi dolanırmış. Beyrek, esir gidip meydan namerde kalınca sevinçten uçmuş. Deli Karçar’ın vaadi de ekmeğine yağ sürmüş. Birkaç ay orada bu­rada gezip vakit saat doldurmuş. Nihayet altın işlemeli göm­leği sandıktan çıkarıp tavuk kanına bulamış. Çara çamura batırmış. Toza toprağa belemiş. Yakasını, kollarını yırtmış. Günlerden birgün alıp Bayındır Han’ın huzuruna çıkmış “Hanım, Beyrek’i Kara Derbent’te öldürmüşler. Ölüsünü kurtlar yemiş. işte delili.” deyip gömleği göstermiş. Gömleği görünce beyler feryat figan eylemişler. Hüngür hüngür ağlamışlar. Bayındır Han, “Bre, ne ağlıyorsunuz? Biz, bu gömleğin Beyrek’in olduğunu nereden bilelim? Durun hele! Götürün, yavuklusuna gösterin. O işlemişse o bilir.” de­miş. Almışlar, gömleği Banı Çiçek’e getirmişler. Banı Çiçek gömleği görür görmez tanımış. On altı yıllık yarası yeniden tazelenmiş. Yüreğinden ılık kanlar gitmiş. Çok ahuvah ey­lemiş. İçin için ağlamış. Bay Büre’ye, Ak Hanım’a da haber verilmiş. Artık Beyrek’ten ümit kesilmiş. Bir zaman sonra Yalancı oğlu Yaltacık, Banı Çikek ile ni­şanlanmış. Düğün için mühlet almış. Elin günün bildiğini rüzgâr duymuş. Rüzgârın bildiği ise dört bir yana yayılmış. Esirlerin mahpusların kulağına kadar varmış. Arkasından çevrilen işi duyunca Bamsı Beyrek’in başından aşağı kay­nar sular dökülmüş. Bu haber hasretlikten mahpusluktan katbekat ağır gelmiş. Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez, der­ler. Beyrek’in kara haberi aldığı gün meğer kâfirlerin kutsal günüymüş. O gün bütün kâfirler toplanmışlar. Beyrek’i de kopuz çaldırmaya getirtmişler. Bamsı Beyrek bir fırsatını bu­lup kopuzu omzuna asmış. Gökyüzüyle boy ölçüşen Bayburt Hisarı’ndan atlayıp uçmuş. Allah’ın kudreti ile burnu bile ka­namadan ayakları üstüne doğrulmuş, oradan hızla yürümüş. Meğer deniz tayı boz aygır, yıllardır Beyrek’in yolunu gözlermiş. Beyrek, kaleden çıkar çıkmaz boz aygır sahibinin kokusunu almış. İki ayağının üstüne şahlanıp kişnemiş. Ko­şup gelmiş. Yüz sürüp sahibini koklamış. Beyrek, boz aygırı görünce kardeşini görmüş gibi sevinmiş. O da büyük bir has­retle atının boynuna sarılmış. Yüzünü gözünü öpmüş. Ora­dan çıkıp yurduna gelmiş. Meğer bu sırada düğün dernek ku­rulmuş. Beyler yiğitler toplanmış. Kızlar hanımlar birikmiş. Sabahtan beri davullar dövülüyor, zurnalar çalınıyormuş. Beyrek, bir yerde boz aygırı bırakıp bir deve çuluna bürün­müş. Kopuzu omuzuna asıp düğün evine varmış. Fersizleşen gözleri, yüzünü örten saçları, uzun sakalları, üstündeki deve çulu ile onu kimse tanımamış. Üstü başı perişan, omuzu ko- puzlu bu yabancıyı gören çocuklar varıverip eteğinden çekiş­tirmişler “Deli Ozan! Deli Ozan!” diye etrafında dönmüş­ler. O dakikadan sonra adı Deli Ozan kalmış. Doğrusu bu da Beyrek’in işine yaramış. Kendisine deli süsü verip düğün arasına karışmış. Evvela kim var, kim yok diye şöyle bir göz gezdirmiş. Etrafı kolaçan ettikten sonra Oğuz yiğitleri ile güveyinin ok yarıştırdıkları yere varmış. O zamanlar güveyi nişan yüzüğünü hedef koyarmış. Yiğitler de bu yüzüğe yay gerer, ok atarmış. Hünerlerini gösterirlermiş. Beyrek, beylerin arasından dolaşıp bir köşeye çıkmış. Ko­puzunu eline almış. Kazan Bey oğlu Uruz, Kara Göne oğlu Budak, Kıyan Selçuk oğlu Deli Dündar, Gaflet Koca oğlu Şîr Şemsettin, Banı Çiçek’in kardeşi Deli Karçar ok attıkça, “Elin var olsun!” deyip coşkulu havalar çalmış. Yalancı oğlu Yaltacık attıkça da, “Elin kurusun! Parmakların çürüsün! At­tığını vuramaz ol!” demiş. Zaten Yalancı oğlu Yaltacık’ın at­tığı da hep boşa gidiyormuş. Yalancı oğlu Yaltacık, Beyrek’in sözlerini bahane edip hiddetlenmiş “Bre ozanın delisi! Senin deliliğin bir tek bana mı? Senin yüzünden attığım ok boşa gitti. Bu iş kopuz çalmaya benzemez. Gel de sen at bakalım. Görelim, yayımı gerebilecek misin? Gerçi gerdin, gerdin! Geremezsen boynunu vururum. Bilmiş ol!” demiş. Yay’ını Beyrek’e uzatmış. Beyrek, Yalancı Oğlu Yaltacık’ın yayını eline almış. Bir çe­kişte kabzasından iki parçaya ayırmış “Bu yay ile ancak düz alanda çayır kuşu vurulur.” deyip önüne atmış. Bunu gören kudretli Oğuz beyleri, birer kahkaha patlatmışlar. Yalan­cı oğlu Yaltacık ise öfkeden bir kat daha kudurmuş “Varın Beyrek’in yayını getirin. Bir de onu çeksin bakalım.” Deyip adam göndermiş. Beyrek’in yayını getirmişler. Deli Ozan’a vermişler. Deli Ozan, yedi kişinin zar zor gerdiği ak kirişli sert yayı almış. Beylerbeyi Salur Kazan ile yanındaki beylere dönüp, “Beyler, sizin aşkınıza çekeyim yayı, atayım oku.” de­miş. Yay germesiyle ok atması bir olmuş. Ok vınlayıp gitmiş. Yalancı oğlu Yaltacık’ın nişan yüzüğünü parçalayıp atmış. Bunun üzerine Oğuz beyleri alkış tutup gülüşmüşler. Kazan Bey, bu hünerli ozanı görünce yanına çağırmış “Bre Deli Ozan, benden ne istersin? Çadır mı, otağ mı is­tersin? Kul mu, hizmetçi mi istersin? Yoksa altın gümüş mü istersin?” demiş. Beyrek, “Sultanım, beni bıraksan da düğün yemeğinden yesem karnım açtır, doyursam. Başka ne iste­yim!” demiş. Kazan Bey, “Deli Ozan devletini tepti. Bâri bu günkü beyliğim bunun olsun. Bırakın, ne isterse yapsın. Nereye isterse oraya varsın.” demiş. Kazan Bey’in sözünün üstüne daha söz söylenmemiş. Beyrek, düğün yemeğinin yanına varmış. Yediğini yemiş, yemediğini, kazanları ters çevirip dökmüş. Sağlı sollu gelene geçene atmaya başlamış. Bunu, hemen Kazan Bey’e şikâyet etmişler. Kazan Bey de, “Bu gün ona her şey serbest!” de­yip kapatmış. Beyrek, oradan kalkıp kadınların olduğu tarafa varmış. Zurnacıları kovup davulcuları dövmüş. Hır gür çı­karmış. Ortalığı bir birine katmış. Sonra kadınların otağı­nın eşiğini tutup oturmuş. Boyu uzun Burla Hatun, bunu görünce kızmış “Bre, edepsiz! Sen kim oluyorsun da benim olduğum yere teklifsizce gelip oturuyorsun?” demiş. Beyrek, “Bana Kazan Bey izin verdi. Kimse karışamaz.” deyip bildi­ğini okumaya devam etmiş. Burla Hatun, “Peki Deli Ozan! Kadınların arasına oturmaktaki maksadın nedir?” diye so­runca Deli Ozan, “Ben kopuz çalayım. Kocaya varan kız da kalkıp oynasın.” demiş. Meğer Beyrek’in niyeti Banı Çiçek’i oynatmak değilmiş. Kendisi ile nişanlı iken kocaya vardığı için onu el gün içinde ayıplamak, ona ağırından bir iki söz vurmakmış. Gel gelelim, Kısırca Yenge’ye, “Kalk kız, sen oyna. Deli Ozan seni ne bilir!” demişler. Kısırca Yenge, ortaya çıkıp, “Çal bre, Deli Ozan! Ko­caya varan kız benim.” demiş. Oynamaya başlamış. Deli Ozan, kopuz çalıp söylemiş. Görelim, hanım ne söylemiş Ant içmişim, kısır kısrağa binmem. Binip de cenge gitmem. Sana öküz çobanları bakar. Ağızlarının suyu akar. Sen onların yanına var. Benim seninle işim olmaz. Beyrek, daha nice söyleyecekmiş. Ama Kısırca Yenge daha fazla dayanamamış “Vay, bu yok olası Deli ayıbımı görmüş gibi söylüyor.” deyip çekilmiş. Bu sefer de Boğazca Fatma dedikleri kadına, “Kalk, sen oyna.” demişler. Boğazca Fatma, gelin kızın kaftanını giymiş. Ortaya çıkmış “Çal bre Deli Ozan, kocaya varan benim.” demiş. Oynamaya başlamış. Beyrek, kopuz çalıp söylemiş. Görelim, hanım ne söylemiş Ant içmişim, boğazına düşkün kısrağa binmem. Binip de cenge gitmem. Evinizin ardı derecik değil mi? Köpeğiniz adı Barak değil mi? Senin adın kırk oynaşlı Boğazca Fatma değil mi? Daha ayıbını açayım mı? Benim seninle işim yok. Kocaya varan kız kalksın. Gerdan kırıp oynasın. Kopuzumu dinlesin. Beyrek daha nice söyleyecekmiş. Fakat Boğazca Fatma, “Vay başıma gelenler! Deli, olanca ayıbımızı ortaya dök­tü. Kalk kız. Oynarsan oyna. Oynamazsan cehennem ol. Beyrek’ten sonra başına bunların geleceği belliydi.” demiş. Burla Hatun da, “Kalk kız oyna. Elinden ne gelir!” deyince Banı Çiçek, kırmızı kaftanını giymiş. Ortaya çıkıp, “Çal, bre Deli Ozan! Kocaya varan benim.” demiş. Gönülsüzce ellerini kaldırmış. Ama ak elleri gümüş gibi bileklerine kadar açılınca Beyrek kendi taktığı altın yüzüğü Banı Çiçek’in parmağında görmüş. Deli Ozan, kopuz çalıp söylemiş. Görelim, hanım ne söylemiş Beyrek gideli tepelere çıktın mı kız? Kıvranarak dört yanına baktın mı kız? Kargı gibi kara saçlarını yoldun mu kız? Kara gözlerinden acı yaşlar döktün mü kız? Parmağındaki altın yüzük benimdir kız. El yüzüğü ile kocaya varmak ayıp değil mi kız? Deli Ozan böyle deyince Banı Çiçek, beyninden vurul­muşa dönmüş. Deli Ozan’ın çökmüş yüzüne, fersiz gözüne, kurumuş ellerine bakmış. Onu bir an için Beyrek sanmış. O da Deli Ozan’a söylemiş; görelim, hanım ne söylemiş. Beyrek gideli tepelere çok çıktım. Gelir diye yollarına çok baktım. Acısından, saçlarımı çok yoldum. Güz elması yanaklarımı çok yırttım. Gidip gelmeyen beyime çok ağladım. Sevdiğim Beyrek sen değilsin. Altın yüzük senin değildir. Bu yüzükte çok nişan vardır. Altın yüzüğü istiyorsan nişanını söyle. Beyrek, Banı Çiçek’in hâlâ kendisini sevdiğini anlayınca söylemiş. Görelim, hanım ne söylemiş Bir sabah, han kızı ben ava çıkmadım mı? Kapının önünde ala geyik yıkmadım mı? İkimiz bir at koşturup yarışmadık mı? Ok atışıp güreş tutmadık mı? Yarışta güreşte ben seni yenmedim mi? Altın yüzüğümü parmağına takmadım mı? Nişanlın Bamsı Beyrek ben değil miyim? Kız bunları duyunca kopuz çalan Deli Ozan’ın Beyrek olduğunu bilmiş. Yıkılan dağları yeniden yükselmiş. Çekilen suları tekrar çağlamış. Kuruyan dalları sürgüne durmuş. Gelinliği duva­ğı ile koşup gelmiş. Beyrek’in ayaklarına kapanmış. Sevinç gözyaşları dökmüş. Yavuklusuna kavuşturduğu için Allah’a binlerce kere şükretmiş. Daha sonra temiz elbiseler, kıymetli kaftan ile Beyrek’i baştan sona donatmış. Onu orada bıraka­rak ata binip gitmiş. Ak Hanım’a, Bay Büre’ye müjde götür­müş. Beyrek’in sağ salim geldiğini haber vermiş. Bu haberi duyunca babası iki döküp bir söylemiş, görelim hanım ne söylemiş “Ağzın, dilin için ölürüm gelinciğim! Yoluna kur­ban olurum gelinciğim! Yalan ise sözlerin gerçek olsun ge­linciğim!” demiş. Bu büyük müjdesi eğer doğru ise çok mal mülkvereceğini söylemiş. Kazan Bey, Beyrek’i alarak Bay Büre’nin yanına getirmiş “Müjde, Bay Büre! Oğlun geldi.” demiş. Bay Büre, “Oğlum için ağlamaktan gözlerim kör oldu. Kör gözlerimi ancak oğ­lumun kanı açar. Eğer gözlerim açılırsa bu gelen oğlumdur. Yoksa yaralarımı deşmeyin.” demiş. Beyrek, serçe parmağını kanatmış. Kanını bir mendile silmiş. Getirip babasının göz­lerine sürmüş. Hakk’ın kudreti ile o an Bay Büre’nin gözleri açılıvermiş. On altı yıldan sonra ışık yüzü görmüş. Anası ba­bası feryat figan oğullarına sarılmışlar. “Oğul, oğul!” diye çok ağlamışlar. Hasret kaldıkları oğullarına kavuşturan Allah’a binlerce kere şükreylemişler. Yalancı oğlu Yaltacık, Deli Ozan’ın Beyrek olduğunu an­layınca korkup kaçmış. Kendini, danaların otladığı büyük bir sazlığa atmış. Beyrek, arkasına düşmüş; ama adam boyu­nu aşan kamışlar arasında Yalancı oğlu Yaltacık’ı bulamamış. En son, “Çıkmazsan sazlığı ateşe vereceğim.” demiş. Yaltacık, bunu duyunca yanma korkusuyla sazlıktan çıkmış. Ayakları­na kapanıp Beyrek’ten af dilemiş. Kalbi yumuşayan Beyrek de onu affetmiş. Yeniden kırk gün, kırk gece düğün edilmiş. Beyrek, Banı Çiçek ile evlenmiş. Dedem Korkut gelip kopuz çalmış. Gazilerin başlarına neler geldiğini anlatmış. En son hayır dua eylemiş Güvendiğin dağların yıkılmasın. Kaba gölgeli ağacın ke­silmesin. Aksakallı babanın mekânı Cennet olsun. Ak per­çemli ananın yeri Fatma Ana yanı olsun. Allah, oğul ile kar­deşten ayırmasın. Son nefeste arı imandan ayırmasın. Amin âmin diyenlerden Allah razı olsun. Ne günahınız varsa; adı güzel Muhammed’in yüzü suyu hürmetine bağışlasın. Ha­nım hey… Mesela bir tanesi "Allah Dostu…"Çok kolay söylenebilen, kanıksanmış ve bazen de atfedilen kişiye manevi bir dokunulmazlık içeren….Kime denir,Kim diyebilir,Nasıl anlaşılır,Diyenlerin elinde nasıl bir ölçütleme veya manevi-uhrevi kriterizasyon var ki; bunu söyleyebiliyorlar. Düşünüyorum, düşünüyorum ama, doğrusu ben içinden köyün hocası deriz; çünkü somut veriler var ve Diyanet tarafından din hocası deriz; çünkü okuldaki din derslerinin hocası…Hadis, Fıkıh, Kelam gibi alanlarda konuşur; çünkü İlahiyatçıdır ve o alanda hocalık ama ilimsel-bilimsel ve biraz olsun objektif bir kriterizasyon var.objektivitenin bazen sübjektif uygulanmasına rağmen…Ama "Allah Dostu" sıfatı, ünvanı, söylemi, uhreviyat ve ulviyeti kime söylenir,Kimler bunu takdir edebilir ve söyleyebilir..?Gerçekten merak atfedilen, söylenen kişiden ziyade, bu tespit ve söylemi kimlerin söyleme yeti, yetkinlik ve yetkisine sahip olduğunu merak mazur söylem o kadar çok, bol ve rahatça söyleniyor ki…Acaba söyleyenler mistik, deruni, aşkın, vahyi bir rabıtaya mı geçiyor, bahsediliyor dendiğini duyar ve kat'a itirazım olmaz, bir "kul"un Kuran’da söylenen özellikleri taşıyıp taşımadığının takdiri hangimizin haddidir…Neticede, böylesi büyük bir vasfı, sıfatı, tanımlamayı yapmak, aslında o kişiye de çok büyük sorumluluk yüklemek değil mi…Son tahlilde o kişi de bir nefse sahiptir ve hatadan münezzeh ki; "Allah Dostu" hitabına muhatap kişi bunu kabul etmez, bizdekiler uçmadan kanatlandıkları, müritlerce uçuruldukları için Bayburt'lu hacı adayı gibi "Allah Dostu" sıfatını, seçilmişlik lütfu gibi "aldım, kabul ettim" böyleyken bu kadar kolay mı; "Allah Dostu, Allah/Din Düşmanı" hem gücün hem güçsüzlüğün kavramsallaştıması mı..?Güçlünün, "canının istediğine" yönelttiği ve yakıştırdığı bir sıfat mı…Yahut da güçsüzün, düşünme zahmetine katlanmamak,Toplumsal alanda varlık oluşturmak,Ve o kişiye bağlılıkla kimlik bulma isteğinin sonucu mu…Kimse kızmasın,Ben de bir kulum ve Allah'ın verdiği akılla, ben bu işe akıl İnsan" olmak mı,Yoksa birilerince "Allah Dostu" ilan edilmek mi…Sorum şuKimler, kime "Allah Dostu" diyebilme yeti, yetkinlik ve yetkisine sahiptir..?Bayburt'lu hacca ve kurada önce haccın anlatılacağı seminer da katılır hoca bütün hacı adaylarına haccın meşakkat, zorluk ve sıkıntısını der ki bu sıkıntıların azalmasını istiyorsanız zikri, ibadeti, Kuran okumayı filan artırın. Bakın görün Allah haccı nasıl kolaylaştıracak…Bayburtlu da; madem bunlarla oluyor ise, sonra, ben hepsini artırayım der ve hocanın dediği her şeyi harfiyen gideceği gün gelip havalanına kapı ve kapı kolu arar; açmak kapılar otomatiktir ve yaklaşınca şaşkın; Aha da başladı, zikir, ibadet ve okumayı bolca yaptı ya…Ve seminerde, hoca bunları yaparsanız işiniz kolaylaşır dedi ya…Kendi kendine kolaylıklar başladı der. İçeri geçer ve uçağa gitmek için merdivenlere adım merdivenler şok daha tabi… Bir keramet daha der…Yürümeye başlar, körüğe yaklaşır ve hareket sensörlü lambalar pat pat yanmaya başlayınca; zikrimin kerameti ve "ben neymişim behhh" diye diye uçağa varıp hoteline alıp Kabe'ye musluğa yaklaştırınca bir anda su akmaya başlar..Musluk fotoselli ya…Ama Bayburt'lu başka tamam.. Oldum ben oldum. Artık ben "Allah Dostu" uzattım sular akmaya başladı, Kabe'ye gidip tavana bakar; muhteşem ve çok çok büyük kubbeler…Ama açılır-kapanır tavan sistemi batınca açılması ezanıyla birlikte "Aziz Allah…" derken başını yukarı kaldırınca;Gökyüzünü ovuşturup tekrar bakar ve yine aynı…Ben erdim erdim, gelmeden yaptığımız zikir, fikir, ibadetin sonucu, "ben, oldum artık…"Evliyadan birisi gibi "Allah Dostu…" oldum, kalkar; Peygamberimizi Bayburt'lu havaya "Allah Dostu" ya…Der ki;"Ya Rasulallah… Hele bir bak; kim geldi…" Gerçekten de vizyonuyla, derinliğiyle, bilgisiyle, duruşuyla çok önemli insanlarla konuştuğumuzda ortak konumuz “Ereğli neden suskun” oluyor. Konuşuyoruz sebeplerini! Onunla konuştum, Bununla konuştum, Şununla da konuştum. Eeee! Dediler ki, “hele bir bekle” diye. Hayda! Kim neyi niye bekliyor ki? Ereğli’nin nerede ise pamuğunu tıkayacaklar ve halen daha “bekle” de ne demek? Bu kent tarihtir. Bu kent0 Galile’den 2 bin sene önce dünyanın kendi ve güneşin ekseni etrafında döndüğünü ortaya atan Herakliedes doğup yaşamıştır. Cehennemağzı mağaralırı ve Herkül efsanesinin şehridir Ereğli. Pandomim sanatçısı Krispos’un öldüğü vatandır. Herakia Pontikadır. Uzun Mehmet’tir. Alemdar vapuru destanının yazıldığı kenttir. Kurtuluş Savaşı’nda Fransızları esir alıp Ankara hükümetinin tanınmasını sağlamıştır. Erdemir ve diğer sanayi kuruluşlarıdır. Tersaneler bölgesidir. Fındıktır. Çilektir. Üretim merkezidir. Karadeniz Bölge Komutanlığıdır. Balıkçılıktır. Kalifiye eleman ordusudur. Ticarettir. İşte böyle bir şehir olmasına rağmen, gariplerin ülkesinde bir köydür. Çünkü… Çünkü… Çünkü… Ne yazık ki, her açıdan yönetimi elinde bulunduranların ilgilenmediği ve gününü gün etme veya ileriye dönük beklentilerin hesabının yapıldığı köyün köyüdür. Düşünebiliyor musunuz, bağlı bulunduğu ilinin en büyük ilçesi olmasına rağmen milletvekili yoktur. İlindeki kaynaklar “takozlar vadisinden” geçirilmemektedir. Sahilleri ilgisiz, yolları yol değildir. Böyle bir köylük yerde de, kimin umurundadır ki insanların can ve mal kayıplarına uğradığı çevre yolunun gündeme getirilmesi. Aman enerjimi kendim için kullanayım. Aman ben ben ben! Aman aman bana ne toplumdan diye diye Ereğli’nin boğazına kaçan kılçık, orada yara olmuş ve kanamaktadır. Yara kangrendir. Yara canı canından etmektedir. Böyle bir durumda ise, kişi hak ve özgürlüklerine ve de özel yaşama olan saygımızı koruyarak bağırıyoruz. Bağırmaya devam. Hey yönetenler! Hey siz! Ne zaman Ereğli’yi göreceksiniz ve de görmüyorum, koruşmuyorum, bilmiyorum demekten vazgeçerek, yıkıklar şehrinde doğru adımlar atmaya düşünüyorsunuz? Bekle… Bekle… Bekle de, nereye kadar? * İLGİLİ LİNK Kim demiş fakir genç zengin kıza âşık olmaz diye? Ama benim niyetim âşık olmak değil, pencere gülünü tenhalarda kıstırmaktı. Sokağıma taşınalı bir hafta olmuştu, sahibinin kucağında ilk gördüğümde içim gitmişti. Ah bir yere inseydi ben ona yan gözle küçümseyerek bakmanın ne demek olduğunu sorardım. Çok da güzeldi bembeyaz uzun tüyleri kocaman yeşil gözleri içimi gıcıklamıştı. Yine camdan bakıyordu, benim onu seyrettiğimin farkında olsa da ikide bir bakıp başını çeviriyordu. Hele o yalanması yok mu beni deli ediyor neredeyse penceresine tırmanma raddesine kadar getiriyordu. Sahibinin ona prenses diye seslendiğini duyduğumda ismini de öğrenmiş oldum. Pamuk prensesim benim… Yanıma gelen arkadaşıma kızgın gözlerle baktım “Vay be fıstığa bak” deyince pençemin tadına da baktı. “Ne pençeledin len durup dururken” Sinirlenmiştim, sırtımı kabarttım tıslayarak konuştum “O benim olacak, bu sokaktaki hiçbir kedi ona asılmayacak” “Sen bence patilerini yalamaya başlarsan iyi olur sarman, sosyete kızı bizim gibi sokak kedilerine pas vermez” “Bana bak Karaoğlan sen işine bak, benim alanıma girme yeter” Karnım acıkmıştı, bu sıralarda doğru dürüst yemek artığı atan da yoktu. Bana devamlı mama veren adam da nerede kalmıştı. Çöp tenekesinin üzerine çıktım, ah be kardeşim hayatta çok zordu. Yemeğime ortak olmaya çalışan tekiri kovaladım. Ben tekiri kovalarken, başka açıkgöz yemeğimi alıp kaçtı. Bu gün de aç kalmıştık, aşağı sokağın çöplerinde bir şeyler bulur muydum acaba… Yok ya şimdi dünya kadar yol git, oranın sahibiyle kavga et. Ay ay bakkal amca bakkal amca… Gideyim de biraz sırnaşayım şu adama, keyfi yerindeyse bir parça salam veya sosis atardı. Keyfi yerinde değilse de okkalı bir tekme… Bir lokma yemek için ne hallere giriyordum, insanoğlunun maskarası olmaktan nefret etsem de güç onların elindeydi. Karısıyla kavga etmemiş olduğunu umarak yavaşça yanına yanaştım… “Miyavvvvv” yok adamda tık yok “Eeee miyavvv” Bacaklarına mı sürünsem ne… Yok belli olmuştu bu gün karnımızı doyuramayacaktık, ah güneş de ısıtmaya başlamış, zamanı uykuyla geçirmek için pamuk prensesimin camının karşısındaki duvarın üstüne yayılma zamanım gelmişti. Başımı ellerimin üzerine koydum. Yuh tam keyif yapacakken başıma gelene bak, alt bahçenin köpeği canavar Karakafa bana havlayıp duruyordu. “Len oğlum burada uyuyorum ne istiyorsun benden!?” “Ben de bilmiyorum len, ne zaman sizin cinsi görsem içimden havlamak kovalamak geçiyor. Genlerimden olsa gerek.” “Hay ben senin genlerinin içine edeyim” diyerek koşmaya başladım, bir taraftan da cama bakıyordum, haspam benim halime gülüyor muydu ne. Patisini ağzına götürmüş öylece bize bakıyordu, tabi bakardı oh haspam evin güvenliğinde keyif çatarken bizim sokaklarda can korkusundan kıçımız üç buçuk atıyordu. Arkama baktım canavar Karakafa hala peşimdeydi. “Len daha geçmedi mi genlerinin manyaklığı, yoruldum” Yok, onun içgüdüsünü daha fazla pohpohlayamayacaktım… Yüksek ağaç buldum üzerine tırmandım, kalbim koşturmaktan küt küt atıyordu. Aşağı seslendim, patilerini ağacın gövdesine dayamış havlayıp duruyordu köpek oğlu köpek. Şu dalı sallasam elma kafasına düşer miydi acaba. Denemesi bedavaydı patimle birkaç kez ittiriverdim, olay tam isabet burnunun ucuna gelmişti. Kıy kıy yapıp duruyordu… “Acıdı mı canavar Karakafa, inan isteyerek olmadı. Senin şu genlerin olmasaydı başına elma düşmeyecekti” Kötü kötü baktı “Kızma yakışıklı Canavar Karakafa, bak kim geliyor” Ha ha tam zamanında mahallemizin tek dişi köpeği fingirdek arzı endam etmişti. Karakafa’nin her zamanki gibi koca dili dışarı çıkmış, burnunun acısını unutarak peşine takılmıştı. Huriye alt mahallenin erkek köpeklerini de peşine takarak gelmiş, güzelliğinden emin tavırlar içinde bizim Karakafa’ye pas vermiyordu. Zaten pas vermediği bir Karakafa kalmıştı… Beni sadece kovalayıp zarar vermediği için ona vefa borcumu ödemeliydim. Köpeklere seslendim “Köpekseniz gelir beni yakalarsınız düdükler” Of içlerinden biri çok iriydi, başımı belaya sokmuştum… Köpek soyları hepsi birden benim peşime düşmüşlerdi “Bu iyiliğimi unutma canavar Karakafa” diye cırlayarak son hızımla koşmaya başladım. Önüme çıkan insan duvarına tosladığımda son duamı etmeye başladım. “Tanrım prensesime kavuşmadan ölmeme izin verme nolurrrrrrr” Mucize benim yemek ağacım gelmişti, bu adamı seviyordum, seviyordum seviyordummmmm… “Yine başını belaya sokmuşsun tırmık efendi” Tırmık evet bana koyduğu isim buydu Tırmık… ıyyy ne basit bir isim. İnsan kedilerine ne isimler buluyor, mesela benimki de prens olabilirdi. Ne yapalım karnımı doyuran kişinin koyduğu isme itiraz etmemin anlamı yoktu. Bu arada korkunç köpekler kaçmıştı… “Yürü bakalım sana mama aldım” Tekrar evime kavuştuğuma çok sevinerek hoplaya zıplaya peşine takıldım, tabi prensesimin camının önünden geçerken ben Metin’in önüne geçtim o beni takip edermiş gibi hava yaratmaya çalıştım. Camı geçince yine hoplayıp zıplamaya başladım… “Bu kadar şirin olmasan sana bakmazdım Tırmık Efendi” “Sende bana mama vermesen hoplayıp zıplar mıydım acaba” dedim de tabi beni anlamadı, mama veren adamın isminin Metin olduğunu eve gelen dişilerden duymuştum. Hele bir tanesine çok sinir oluyordum, resmen kedi düşmanıydı. Eve girdiğimde beni kovalamak için ne yapacağını şaşırıyordu. Bir gün artık dayanamamış tırmık atmıştım. “Ay bu pis kedi beni tırmaladı, ya o evden gider ya da ben giderim Metin “ Deyince kapıya ben değil o konmuştu, zevkten dört köşe olmuş Metin’in yüzünü yalamıştım. İşte o günden sonra ismim Tırmık olmuştu. Ah yine benimki cama çıkmıştı, boynunda ne vardı bunun mor kurdele… Cam açıktı hemen önüne çıktım “Mor kurdelenin ucundaki madalyonun olayım anam” dedim… Şöyle bir baktı “Terbiyesiz sokak kedisi!” deyip başını çevirdi… Yav iltifat etmiştim bu kız niye beni terslemişti. Ben senin havanı almaz mıyım kendime kul köle yapmaz mıyım? Mahallenin değil, bütün semtin dişileri benim peşimdeydi. Saf ırk sarmandım, benden yakışıklısını nerden bulacaktı… Balkona çıktım, karnım doymuştu, bizim güneşi çok sevdiğimizi düşünenler hata ederlerdi. Sıcağı severdik ama çok güneşten hoşlanmazdık. Gölge olan tarafa serildim, prenses de yanımda olsaydı o beni, ben onu yalasaydık. Onunla ilgili rüyalara daldım… Metin de balkona çıkmış çevresine bakınıyordu, koltuğa oturunca hemen yanına gittim gıdığımı başımı sevince çok hoşuma gidiyordu. O anda benimki de sahibesiyle balkona çıktı. “Ne güzel kız bu” Sahibim beninkinin sahibesini beğenmişti… “Bekâr mı acaba?” “Bekâr… Bekâr” diye söylendim ama beni anlamadı… “Bak Tırmık onun da kedisi varmış” Ah bilmez miyim, yanıyorum günlerdir… Metin de az değildi hani, tabi kime çekecekti, bana çekmişti… “Hoş geldiniz mahallemize ben Metin” “Hoş bulduk ben de Şule” “Tanıştığıma memnun oldum” “Ben de..” “Kahve içiyordum, birlikte bahçede içer miyiz hava evde kapalı kalmayacak kadar güzel” “Neden olmasın, ben de kendime kahve yapmak üzereydim” “Kedinizi de getirin, benim kedimle oynarlar” Yes, yes,yessssssss! Ben bu adama bayılıyordum, rüyalarım gerçek olmak üzereydi. Acaba kokuyor muydum, kendimi baştan ayağa yaladım tüylerim pırıl pırıl oldu işte şimdi hazırdım… Metin kahveleri yaptı… Yanında hoplayıp zıplıyordum “Seni çapkın dişi kediyi gördün ne yapacağını şaşırdın” Hah sanki kendi benden farklıydı, parfüm bile sürüp gömleğini değiştirmiş, keyiften ıslık çalıyordu. “Hadi yürü bakalım dişilerimizi tavlayalım” Evet tavlayalım… tavlayalımmmm Koşturarak aşağı indim kanat takmış gibiydim, ilk kez prensesime bu kadar yakın olup onu koklayabilecektim. İndiğimizde onlar da gelmişti, sahibesinin kucağındaydı. Seslendim başını öte tarafa çevirdi. Ya bıraksana kucağından diye söylenip durdum. Aşağı indirmek istese de sahibesinin bluzuna asılıyor inmek istemiyordu. Çekingen sevgilim benim, utangaç kızlara da bayılırdım… Bahçe kanepelerine oturdular hemen ben de yanlarına çıktım… “Kahve nefis olmuş, elinize sağlık” “Özel alıyorum” “Nereden” “Brezilya’dan çekirdek olarak alıp, taze öğütüp yapıyorum” “Gerçekten çok güzel olmuş, işiniz nedir?” “Pilotum, ülkeler arası uçuyorum” “Ah ne tesadüf bende hostesim, şehirlerarası uçuyorum” “Şimdiye kadar nasıl fark etmemişim sizi” “Daha yeni olduğumdan herhalde” Bizimkiler birbirlerine iltifat edip duruyorlardı, biraz itekleyerek biraz da sahibinin yardımıyla prenses nihayet yere indi. Peşine düştüm, süzüm süzüm süzülüyor burnu havalarda dolaşıyordu. Yeni dişi kokusu almış olan mahallenin erkek kedileri çevreye toplanmaya başladığında resmen kükredim. “Parçalarım hepinizi, defolun buradan” Tekir Osman tısladı, ”Kimi seçerse sana ne oluyor,” Parçalı bulut atıldı “Belki de beni beğenecek” “Yok olun, toz olun ilk ben gördüm” Ben onun namusunu korurken oh hanımefendi sağı solu kokluyor, çimlerin üstünde yabancı erkeklere orasını burasını gösterecek hareketlerde bulunuyordu. Hemen yanına gittim… “Hareketlerine dikkat et, başımı belaya sokma benim” “Sana ne, bana karışamazsın. Hür kadınım” “Sen sadece benim olacaksın. Havada bulut sen hür kadın olmayı unut” “Maganda” “Evet magandayım var mı diyeceğin, kız ilk gördüğümden beri hastayım sana” “Sahibine söyle veterinere götürsün” “Bak kızım sahiplerimiz bile anlaştı gel naz etme eyleme. Gönlüm fena kaydı sana” “Yalancı geçen gün kendi ırkından bir dişiyle koklaşıp duruyordun” “Bak yanlışın var o ben değildim” “Hiç de bile, konuştuğum tüm dişiler senden bahsediyorlar. Çok çapkınmışsın, birinden birine hop geçiyormuşsun” “Bekâr adamın tabi kuyruksallayan dişiye giderim. Hiç birine sana hissettiklerimi hissetmedim Pamuk prensesim gel bir öpeyim seni” Konuşurken oldukça uzaklaşmıştık, ben her yeri biliyordum yavaştan onu kuytulara çekmeye çalışıyordum… Bir anda önümüze atlayan köpek ikimizin de ödünü patlattı, hemen prensesi arkama aldım tüylerimi kabarttım tıslamaya başladım. Bu geçen gün peşimden koşturduğum köpekti “Benimle dalga geçersin ha, sen benim dişimi başkasının almasına neden oldun. Bende senin dişini parçalayacağım” “İlk önce beni öldürmen gerek” Söylediği söz “Memnuniyetle” Olunca ne yapacağımı şaşırdım, yiğitliğe kaka sürdürmemek amaçlı tüylerimi daha da kabarttım. Prensesim tam arkamda sinmiş titriyordu “Korkma güzelim ben seni korurum” Hah bu işi nasıl yapacaksam… Birden rahatladığımı hissettim canavar Karakafa benim sayemde birlikte olduğu, Hayatının aşkı Fingirdek ile birlikte beni korumaya gelmişlerdi. İki iri korumamı görünce tırsan Badi arkasına bakmadan toz oldu… “Çok teşekkür ederim de siz gelmeseydiniz de onun hakkından gelirdim” diye boş olsa da böbürlenmekten kendimi alamadım. Canavar Karakafa güldü “Eminim gelirdin” diyerek sevgilisiyle uzaklaştı. Ah miniğimin yanına gittim, korkuyla bana yapıştı “Korkma artık sevgilim ben varken hiç korkma” Yaşasın kötü olay muhteşem olmuştu. Gönlümce koklamaya başladım gerçekten prensesti onun için canımı verirdim. Birlikte koştuk, ağaçlara tırmandık… Çimlerde yuvarlandık “Hadi prenses gidiyoruz” diyen sesle kendimize geldik. İkimiz de birbirimizden ayrılamıyorduk, biraz daha otursalar ne olurdu sanki. Yukarı çıkar çıkmaz camın önüne gittim. O da cama geldi… Balkona gel diye işaret ettim… “Bir daha ne zaman dışarı çıkarsın?” “Bilmiyorum, sahibem tek başıma asla sokağa bırakmıyor” “Bensiz zaten çıkma, gördün diğer erkekleri seni bir lokmada kaparlar” “Çıkmam Tırmık” Yanıma gelen sahibim başımı okşadı “Hınzır kızı elde ettin bakıyorum” Kaçar mı benden, sende bak benden ders al. Sahibim dalgındı karşı evden gözünü alamıyordu, Şule de balkona çıktı. “Uçuşun ne zaman” “Yarın sabah Antalya’ya uçuşum var, ya senin?” “Yarın gece Amerika’ya uçuyorum. Gelince benimle yemeğe çıkmak ister misin?” “Olabilir, telefonlaşırız.” Sahibime baktım, bir de karşı evin sahibesine âşık mı oluyorlardı ne. Ah ne güzel olurdu, aynı evde yaşardık. Boy boy bebeklerimiz olurdu… Sahibim giderken beni evden dışarı postalamayı adet haline getirmişti. Yine sokaklardaydım, benimki de camdan ayrılmıyordu. Ben de tam karşısında duvarda pinekleyip duruyordum… Havalar da iyice soğumaya başlamıştı, Ne olduysa oldu prensesin sahibesi üç dört günden beri ortalarda görünmüyordu. Aç mısın diye seslendim, olmadığını mamasını idareli yediğini söyledi. Birkaç gün daha geçti ben çöpten, bakkaldan karnımı doyururken sevdiğimin aç kalma ihtimaline dayanamıyordum. İki gün daha geçti, prensesim camın kenarında devamlı uyumaya başlamıştı. Başını halsizce kaldırıyor sonra yine uyumaya dalıyordu. Açtı, susuz kalmıştı nasıl yemek götürebilirdim, birkaç insanı yoldan çevirip ona bakmaları için uyarmaya çalışsam da hiç kimse halimi anlamıyordu. Sabah çok erken camları açılınca sevincimden ne yapacağımı şaşırdım. Yemek yiyebilecekti, yaşlı bir kadın ensesinden tuttuğu prensesimi kapıya fırlattı… Prenses öylece yerde yatıyor, halsizlikten patisini bile oynatamıyordu. Miyavlayınca kadın tekme atmaya çalıştı bacağına saldırdım derin tırmık attım kadın korkuyla içeri kaçtı. Acımasız insan kımıldamaya bile hali olmayan prensesimi tekmelemeye çalışıyordu. Burnumla dürttüm. Yağmur yağmaya başlamıştı, koşturarak bakkala gittim biraz hoplama zıplama sonrası iki dilim salamı kaptım. Prensesim yavaştan da olsa yemeğe başlayınca çok sevindim. “Hadi kalk yağmurda ıslanacaksın, sahiben nerede” “Bilmiyorum, gelen kadını da tanımıyorum. Çıkmak istemeyince bana vurdu, ya senin sahibin” “Benimki de geç kaldı, hadi gel korunmalıyız” “Korkuyorum, ben hiç dışarıda kalmadım” “Yanında ben varım, korkma seni korurum” Eski boş evin içine götürdüm, gece hava iyice soğumuştu. Prensesim benim gibi sokaklara, soğuğa alışık değildi. Gece resmen titremeye başladı, hemen yanına yattım sıcaklığımla onu korumaya çalışıyordum. Sabah gözümüzü açtığımızda gecenin ayazından sonra yağan karla karşılaştık. Prenses sevinmişti “Ben hiç karda dolaşmadım” “Eh şimdi bol bol dolaşırsın” deyip güldüm, hasta olmasaydı bari… İlk kez dışarıda olduğundan her şey ona değişik geliyordu “Karnım acıktı benim” Çöpe doğru yürümeye başladım “Çöpten mi yemek yiyeceğiz” İğrenerek bakıyordu… “Başka çaremiz yok güzelim, insanoğlu müsrifçe yemeklerini çöpe atar da bir kap içinde kapısının önüne bırakmayı akıl etmez. Onları Allah yarattıysa bizi de yarattı, çok az insan bizlere yardım eder. Bu yüzden yaşamak için güçlü olmalıyız. Sen bu günlük çöpe girme, sonrasında öğrenmen gerek başıma bir şey gelirse aç kalmamalısın” “Korkutma beni, niye başına bir şey gelsin” “Arabalar son hız geçer, çocuklar hatta büyükler tekmelerler, taş atarlar. Her tür tehlikeye açığız daha çokta insanoğlunun acımasız olanları bizlere eziyet etmekten çok hoşlanırlar” “Ben tek sahibemi tanıdım, hep sevgi gördüm” “Seninki de, benimki de belki bir gün çıkar gelirler” Hem konuşup hem çöpleri eşelerken bulduğum ufak tavuk parçasını alıp önüne attım. Bir parçada benim için var mıydı acaba… Yoktu dışarı atladım patilerimi yalamaya başladım… “Sende ye” “Ben çöpün içindeyken yedim, sen doyur karnını zaten bir lokma” Kar gittikçe daha fazla yağıyordu, eğlence zamanı çabuk bitmiş donma kısmına geçmiştik. Eski eve gittiğimizde içerisi başıboş köpek arkadaşlarla kaynıyordu. Bizi görünce hırladılar, kuyruğumuzu kıstırıp ayrılmaktan başka çaremiz yoktu… Sizden evvel burası bizimdi deme hakkımız bile yoktu çünkü onlar bizden büyüklerdi. Yine çatı altı buldum, sadece üstümüzü koruyordu her taraf açıktı. Kürklerimiz olmasa donmamız işten bile değildi. Gece uyandım prensesim çok fazla sıcaktı. Dürtükledim, uyanmadı. Patilerimle biraz karı üzerine attırdım. Sonra yalamaya başladım nerdeyse gün ağarırken kendine gelmeye başladı. “Of korkuttun beni” “Üzgünüm, alışık olmadığımdan hastalandım herhalde, sana da yük oldum” Aslında günlerin verdiği açlıktan hasta olduğunu anlamıştım, yiyeceğe şiddetle ihtiyacımız vardı. Kımıldamamasını söyleyip koşarak bakkala gittim bu gün bakkal kızgındı ne yaptıysam yemek vermedi. Daha önceleri gittiğim evlerin kapısında bağırdım çağırdım kimselerin umurunda olmadı… Bunlar ne biçim insanlardı kar lapa lapa yağarken dışarıda kalan bizleri niye bir nebze olsun düşünmüyorlardı. Hadi yazın şu veya bu şekilde yiyecek bulabiliyorduk o zaman bile güneşin en kızgın olduğu zamanlarda bir kap su koymaya üşeniyorlardı. Öldüğümüz zaman aman nasılsa hayvandı deyip arkalarına bile bakmıyorlardı. Kabul ben erkek kediydim ama dişi kedilerin çektikleri inanılmazdı… İnsanoğlu yavrusu öldüğünde dişilerimizin nasıl yas tutup günlerce yavrularına seslendiklerini bir kez duymuş olsalar belki insafa gelirlerdi. Bize hayvan diyorlardı, aslında canavar olan insanoğluydu. Hiçbir hayvan yiyeceğinden fazlasını öldürmezdi ama insanlar öyle miydi hem birbirlerini hem de ihtiyaçtan fazla hayvan ölümüne sebep olurlardı. Zevk için avlayan tek canlı insanlardı… Vahşi olduklarını bilsek de, içlerinde sevgi dolu kalbi olan insanların korumasına sığınmaya çalışıyorduk… Başka çaremiz yoktu… Bunları düşünürken yanımdan geçen yaşlı teyzenin peşine takıldım, sevimli bakıyordu… “Ah yazık sana, aç kaldın değil mi?” Miyavladım, zıpladım hopladım bir tas yemek koyduğunda neredeyse bir takla atmadığım kalmıştı. Ana pırasa a be teyze pırasa yediğimiz nerede görülmüş, yine aç kalmıştık. Teyze arkamdan bağırıyordu “Nankör kedi mis gibi pırasama burun kıvırdı” Koşarak prensesimin yanına gittiğimde erkek kediler tarafından çevrilmiş buldum, köşeye sinmiş titriyor bağırıyordu. Kendimi deli dibi aralarına attım, tırmık, pençe ısırma, Allah yarattı demedim kavga dövüş sonrası oldukça hırpalansam da uzaklaşmalarını sağladım. Halsiz düşmüştüm yere uzandım birkaç yerimden kötü tırmıklanmıştım canım acıyordu. Prensesim yanıma geldi yaralarımı yalamaya başladı. Bizlerin dilimizde kendi kendimizi tedavi edecek sıvılar oluşuyordu. Allah kendi tedavimizi kendimizin yapması için özellikli yaratmıştı. Bir süre sonra acılarımın azaldığını hissettim, uyumam gerekiyordu “Üzgünüm yemek bulamadım” Yanıma uzandı… “Sen iyisin ya… Yarın buluruz” İkimizde sarmaş dolaş uyumuşuz, bağrışa gözlerimi açtım tüylerim dikenlenmişti… Hemen ayağa fırladım… Prensese bakındım uyku sersemiydim, birden yerden havalandım… “Neredeydin be tırmık aramadığımız yer kalmadı” diyen benim hayırsız sahibim Metin’di, sevincimden ne yapacağımı şaşırmış haldeydim… Prensesim, prensesim neredeydi… Bağırmaya başladım en sonunda sesi çıktı, sahibimin arabasında kendi sahibesinin kucağında sarmaş dolaş oturur görünce içim rahatladı… Metin arabaya bindi beni kucağında tuttu “Of hallerine bak ikisi de mahvolmuşlar. İlk veterinere gidelim, Tırmık oldukça yaralı” “Prenseste çok zayıflamış, hain kadın ben kediye bak dedim o evden atmış. Hayvan düşmanı bunlar, ne zararları var gariplerin.” “Aslında hata bizde kar erken bastırdı, sende ayağını kırınca eve gelememişsin. Bana da üst üste uçuş yazmışlar. Bundan sonra sahipsiz bırakmayacağım Tırmık Efendiyi” “Ben de prensesimi, o cani kadına sırf prensese değil Tırmık için de dışarı mama koymasını söylemiştim. Sen uçuşlarım uzadı dediğinde aç kalacağı aklıma gelmişti” “Şule” “Efendim” “Kedilerimiz bile birbirine âşık oldu, benimle evlenmeye ne dersin?” İşte karlı bir kış günü kaderimiz yazıldı, bu evlenme teklifinden sonra aynı teklifi bende prensesime yaptım. Üç ay sonra hem sahiplerimiz, hem de biz evlendik. Ah keşke resmimizi size gösterebilseydim. Damat gibi boynuma papyon taktılar, prensesiminde boynuna tülden fular bağladılar çok güzel oldu… Senesine hem bizim hem de sahiplerimizin bebeği oldu… Evden, evin bahçesinden dışarı çıkmıyorduk. Mutluyduk kar yağdığında mama kabımı, yaz geldiğinde su kabımı kapıya itiyordum… Sahiplerimiz hemen anlıyor kapımızın dışındaki kapları yemeksiz susuz bırakmıyorlardı… SON Okuyanlara sevgiler saygılar… Birden aklıma gelen hikâyeyi sizlerle paylaşmak istedim… Lütfen hayvanlara eziyet edenleri uyaralım… Evdeki yemekleri çöpe atmayıp onların ulaşabileceği yerlere bırakalım. Ülkemizde dünya kadar ekmek ziyan oluyor biraz ıslatarak kuşlara verelim. Ve özellikle yazın sokağa su koymayı unutmayalım… Bu yazarın toplam 2 eseri bulunmaktadır.

hele bak kim geldi hikayesi