1day agoKureyş Suresi'nin okunuşu ve anlamı hakkında bilgi sahibi olmak isteyenler araştırmalara başladı. Kureyş Suresi, kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim'in 106. suresi olarak bilinir. 4
İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır! O, (döl yatağına) akıtılan meninin içinden bir nutfe (sperm) değil miydi? Sonra bu, alaka (aşılanmış yumurta) olmuş, derken Allah onu (insan biçiminde) yaratıp şekillendirmişti. Ondan da iki eşi, yani erkek ve dişiyi var etmişti.
Kıyâmet36: İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır? Kıyâmet 37: O, dökülen erlik suyundan bir damla (sperm) değil miydi? Kıyâmet 38: Sonra bir aleka (embriyo) oldu da Rabbi onu biçime koydu, sonra şekil verdi. Kıyâmet 39: Ondan da iki cinsi; erkek ve dişiyi var etti.
36 ayet. أَيَحْسَبُ الْإِنْسَانُ أَنْ يُتْرَكَ سُدًى. Eyahsebul’insanu en yutreke suden. Diğer ayetlerdeki anlamını görmek için kelime köküne tıklayın. sanıyor mu? Yoksa insan, sanır mı ki kendi keyfine bırakılır? İnsan başıboş bırakılacağını ve dile
Kıyame suresi âyet 36’da İnsan, kendisinin başıboş, bırakılacağını mı sanır! buyrulmaktadır. Namazımızı kılalım birbirimizi sevelim sayalım aramızdaki kin ve husumet duygularını, atalım, kardeşlik ve vatandaşlık duygularımızı geliştirelim.
kszGXN. Hayatın en açık gerçeklerinden biri, kuralsız yaşanmadığıdır. En başta, hayat, bir kuralın meyvesidir. İçinde yaşadığımız kâinat, her zerresiyle, bir kural’ la birlikte vardır. En küçük zerreden en büyük galaksilere kadar her bir şey, bir düzene tâbidir. Tüm mevcudlar ve tüm canlılar, varoluşlarıyla, kural’ denilen evrensel bir gerçeğin varlığını fısıldar. Öte yandan, insan, sair mahlûkların aksine, duygu ve tutkularına sınır konulmamış bir canlıdır. Karnı doymuş bir aslan, yanından geçen en körpe ceylana bile yan gözle bakmaz. Bir ağaç ihtiyacı kadar suyu alır, biraz daha almaya kalkmaz. Oysa insan, sınır konulmamış duygularıyla, hep daha fazlasını ister. Dünyayı da yutsa, yine tok olmaz. Karnı doysa, yarın için saklar. Yarın için saklasa, önümüzdeki hafta için biriktirir. İşi aylara, yıllara, çoluk-çocuğuna ve sonraki tüm nesillere kadar uzatır; durmaksızın yığar, durmaksızın biriktirir. Duygularına sınır konulmadığı için, sık sık, diğer insanların hakkına da göz diker. Hatta başka bütün varlıkların hukukuna ilişir. Dolayısıyla, bir kural’ ın varlığı kadar küllî bir gerçek daha vardır Duygularına fıtraten had konulmayan insan için, onu sınırlayan belli kurallar koyma zarureti. Bunun alternatifi bazı insanların başka insanların hakkına saldırmasıdır. Hatta, şu asırda yaşanan ekolojik ve nükleer felâketlerin açıkça gösterdiği gibi, bütün canlıların ve bütünüyle kâinatın varoluşunu tehlikeye atmasıdır. İnsan için bir kural’ koyma gereği böylece anlaşıldığında ise, karşımıza şu soru çıkar Kuralı kim koyacak’ İnsanlık tarihinin belki de en can alıcı sorusudur bu. İnsan, tek bir Yaratıcının varlığını anlayarak Hüküm O’nundur’ mu diyecektir’ Yoksa o Yaratıcıya ortaklar koşmasıyla birlikte, kural koymada da ortaklar mı icad edecektir’ Meselâ, tüm kâinatta geçerli kuralları tabiat,’ tesadüf,’ zaman’ ve kuvvetler’ e mi mal edecektir’ Keza, beşerî hayatta ben,’ toplum,’ çağ,’ ulusal çıkarlar,’ devletin bekası’ gibi kural koyucular mı öngörecektir’ Veya bu unsurlardan sadece birini, meselâ kendisini kural koyucu ilan ederek biricik ben’ e mi tapacaktır’ Yahut kural koyuculuk payesini faşizm ile devlete, sosyalizm ile işçi sınıfına, kapitalizm ile sermayedar kesime, aristokrasi ile asillere, milliyetçilik ile ırka mı verecektir’ Bir bütün olarak insanlık tarihine şekil veren en can alıcı hususlardan biri, budur. Bütünüyle düşünce tarihi, baştan sona, bu eksende döner durur. Ve dönüp kendi hayatımıza baktığımızda, o kısacık ömür içinde en temel konularımızdan biri olarak karşımıza yine bu husus çıkar. Öte yandan, bu sorunun, insan, âlem ve kâinat anlayışımız ile doğrudan bir ilgisi vardır. İnsanı kendiliğinden var olmuş varsayan birinin, kuralı ben koyarım demesi herhalde beklenen bir durumdur. Onu var eden devlet ise, kural koyma hakkı elbette devletindir. Keza var eden ırk ise, kuralı koyan da ırk olacak; yok eğer toplum ise, kuralı toplum koyacaktır. Bu bakımdan, Kuralı ben koyarım’ diyen bir kişinin, bunu temellendirmesi, yani kendi kendine var olduğunu ispat etmesi gerekir. Keza, Kuralı toplum koyar’ diyen birinin varoluşunu topluma borçlu olduğunu göstermesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Var eden başka, kural koyan başka ise, açık bir çelişki söz konusudur. En başta insan fıtratı, bu çelişkiyi berrak bir şekilde ortaya çıkarır. Bir anne, kendisi çocuğunu dövüyorsa bile, başkasının en ufak bir fiskesine razı olmaz Sen benim çocuğumun terbiyesine karışamazsın.’ Eşinin kendisine kulak asmayıp başkalarını dinleyerek hareket etmesini normal karşılayan bir koca yoktur. Sahibi olduğu fabrikayı, kendisinin görevlendirmediği birilerinin kendi akılları uyarınca yönetmesine ses çıkarmayan bir patron; memurlarının emri kendinden değil, başkalarından almasına izin veren bir müdür hayal bile edilemez. İnsanlık tarihine mührünü vuran ve de gündelik hayatımızda yaşadığımız böylesi hâkimiyet mücadeleleri bir gerçeğin altını çizer Malikiyet kiminse, hâkimiyet onundur.’ Diğer bir deyişle, birşeye ilişkin kuralı, o şeyin sahibi koyar. İşte bu sırdan olsa gerek, Kur’ ân sayfaları arasında, insana sık sık sahibi ve maliki hatırlatılır. Tesadüfen var olmadığı, onu yapan Birinin olduğu uyarısı yapılır. Meselâ Şems Suresi, güneşe, aya, gündüze, geceye, semaya ve yeryüzüne dikkat çekerek başlar ve birdenbire insanın yaratılışına geçer. Başka birçok sûrede insana anılmaya değer bir şey değil’ iken, değersiz bir su’ dan aşama aşama insan suretini alışı; doğumundan sonra âcizler âcizi bir vaziyette iken en saf gıdayla beslenişi; bizatihi yürümeye ve karnını doyurmaya bile kâdir değilken hadsiz nimetlere mazhar edilişi sık sık vurgulanır. Ve bütün bunlar arasında, tekrar tekrar, şu soru sorulur İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır? Cevap bellidir. En küçük bir sineği bile birçok hikmetle yaratan, insanı elbette başıboş bırakacak değildir. Kâinatı şeriksiz ve nazirsiz idare eden, elbette insanı başka ellere teslim etmeyecektir. Mâlik-i Zülcelâl O’ dur. Mülk O’nundur. O halde, hüküm de O’ nun olacak; lâf olsun diye yaratmadığı ve de başıboş bırakmadığı insan için, varediş amacı uyarınca belli kurallar koyacaktır. Nitekim Kur’ ân, bir yanda insana kâinatın mâlikini ve kendi sahibini hatırlatırken, öte yandan kurallar koyar. Bu kuralların şakacıktan’ konulmadığı konusunda da çok net uyarılarda bulunur. Gelen emri kulak ardı eden kimi geçmiş kavimlerin akıbetine dikkat çeker sözgelimi. Yahut Kuralı ben koyarım’ diyen Nemrut, Kârun veya Firavun’ un hüsranıyla uyarır. Gelen her bir emir, açık bir imanî talim de taşır. Kur’ ân’la gelen her bir kural, imanî bir hatırlatma da yüklüdür. Meselâ, duygularına had konulmayan insan, midesini doldurma pahasına ona buna saldırabilir. Oysa Kur’ ân, o midenin ve ona giren nimetlerin Rabbi namına konuşur Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz.’ İnsan iki ayağını sokaktan bulmuş değildir. O ayaklar adi birşey olup, başkalarınca verilmiş de değildir. Kur’ ân, ayağı veren Biri namına hitap eder Yeryüzünde böbürlenerek yürüme.’ Kadınlara daha latif bir hal verilmiştir. Ama ola ki sahiplenir ve nefisleri namına kullanırlar. Meselâ, sair insanları kendilerine ram edecek yürüyüşler icad ederler. Kur’ ân, o latif biçimi veren Biri namına konuşur Cahiliye kadınları gibi, vücudunun hatlarını belli edecek şekilde yürüme.’ Keza, bir kudret harikasıdır göz. Bütün bir kâinatı küçük bir noktaya sığdırır, aklımızın önüne koyar. Ama insan o gözün malikini unutup, nefsine mal edebilir. Kur’ ân, o gözün sahipsiz olmadığını, insanın da malı olmadığını hatırlatarak, o gözü veren Biri namına konuşur Gözünü kaydırma.’ Gözünü haramdan koru.’ Böylesi tüm emirler, açık bir mesaj taşır Malikiyet kimin ise, hâkimiyet onundur. Mülk kimin ise, hüküm de onundur. Açıkçası, böylesi âyetler bizi yaşadığımız çelişkiyi gidermeye davet eder. Çelişki, mülkü başkasına, kuralı bir başkasına vermemizdir. İnsan, gerçekten gözünün asıl sahibi ise, onu istediği gibi kullanır’ burada bir çelişki yoktur. Ama o göz ona emaneten verilmiş ise, asıl sahibi başkası ise, o gözü ancak o Mâlik-i Hakikî’ nin izni ve emri uyarınca kullanabilir. Emaneten verilmiş olan, asıl sahibi olmadığı gözü kendi keyfince kullanamaz’ çelişki buradadır. Bu çelişkiyi aşmanın ise yalnızca bir yolu vardır Gözü, onu verenin veriş amacına göre kullanma. İşte Kur’ ân, bütün olarak kâinatı yaratanın, kâinat içinde insanı yaratanın ve insana görecek gözler’ verenin O olduğunu hatırlatmasıyla birlikte emirler verir Gözlerini haramdan korusunlar.’ Bu emirler, bir yönüyle celâl yüklüdür. Çünkü emre kulak asmayanlar için, çok açık tehditler de içerir. O emri veren emanet sahibinin her şeyden haberdar olan, izzetli, hesabı çabucak gören bir Rab olduğunu da bildirir; emrine uymayanları vadedilen azab’ la müjdeler! Ateşin azabını tadacağı gün konusunda uyarır. Öte yandan, celâl yüklü bu emirler, bir cemal de içerir. Onlar, meselâ şu azametli gökyüzünü ürpertici ama son derece güzel bir manzara suretinde gözümüze arz eden; dağların ve dağ gibi dalgaların azameti içinde eşsiz bir güzellik ve son derece hayatî faydalar derceden bir Rabbin emirleridir. Dolayısıyla, nefse ağır gelen bütün bu emirler, esasen insan içindir. Hatta nefsin tüm duygular üzerindeki tahakkümünü kırdığı halde, nefsin de hayrınadır. Şefkat haddi aşmış bir hırsıza seyirci kalmayı mı gerektirir; yoksa Vazgeç, haddini bil, cezadan kurtul’ diye uyarmayı mı? Kur’ ân’ da yer alan bütün emirlerin hem celâl, hem de cemal barındıran bir muhtevası vardır. Kur’ânî emirlerden özellikle biri ise, açık-saçıklığın kol gezdiği, çıplak bacaklar karşısında akılların baştan gittiği, hayâsızca gözler önüne serilen vücut hatları karşısında kalplerin nefislere esir edildiği bir vasatta, akıl, kalp ve ruhuna rağmen gözlerini adi bir röntgenci durumuna düşüren bizler için manidar dersler taşır Mü’min erkeklere söyle Gözlerini harama kapasınlar, ırzlarını da korusunlar. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah onların yapmakta olduklarından haberdardır.’ Bu âyetin ardından, hanımlara yönelik bir âyet gelir. Bu âyette de, her iki emir tekrarlanır. Her iki âyetin başlangıç hitabı manidardır Mü’min erkeklere söyle...’ Mü’mine kadınlara söyle...’ Açıkçası, iki âyet de iman’ vurgusu taşır. Devamla gelen emre uymanın iman’ la ilgisini açıkça gözler önüne seren bir vurgudur bu. Her iki âyet, gözünü haramdan koruma’ nın ancak mü’min için söz konusu olduğunu; onun da bunu imanı derecesinde başarabileceğini ihsas eder. Saniini ve Sahibini tanımayan biri, gözün kendisine Rabbi tarafından verilmiş bir emanet olduğunu hiç mi hiç tanımaz. Gözü emanet olarak tanımayan biri, elbette, onu emanet sahibinin emir ve izni dairesinde kullanma yükümlülüğünü de derketmez. Bunu derketmeyen biri, elbette, aksi halde emanete hıyanet edeceğini de düşünmez. Sonuç olarak, böyle birinin gözünü haramdan koruması sözkonusu olamaz. Aynı şekilde, bir Yaratıcıya inandığı halde, o inancı hayatına taşımayan; yalnızca kendisini darda hissettiği anlarda o imana müracaat eden bir gaflet ehli de bu emre kulak asmayacaktır. İstese bile, asamayacaktır. Çünkü iç dünyasını her daim o Yaratıcının huzurunda olma şuuruyla diri ve uyanık kılmayan biri, vitesi boşalmış bir araba yahut dümensiz bir kayık misalidir. Eğime ve akıntıya uyar, nefis ve hevası onu nereye sürüklerse, oraya sapar. Vicdanı onu Yaratıcının emri ve de ahiret konusunda uyarsa bile, bunun bir faydası olmaz. Çünkü ahiret o gaflet anında çok uzaklarda gözükür. Oysa önünde nefsinin iştihasını kabartan bir manzara vardır. Ve nefis tam bir miyoptur; yalnız önündekini görür, ileriyi görmez, âhireti düşünmez. Aynı şekilde, bir Yaratıcıya inanan, ama onu esma-i hüsnasıyla tanımayan biri de bu emri uygulamakta zorlukla karşılaşacaktır. Sözgelimi o Yaratıcıyı Hakîm ismiyle tanımayan; her bir mevcuda birçok hikmetler yüklediğini; meselâ bir ele veya bir ağaca binlerce vazife gördürdüğünü bilmeyen biri, o emirde de hikmet görmeyecektir. Görmediği için de, o hikmetli emre uymayacaktır. Keza, meselâ Rahîm ve Hannân ismini tanımayan biri de bu emre uymakta zorlanacaktır. Kâinat, her bir mevcuduyla, küllî bir rahmet ve şefkat hakikatini fısıldar. Her âciz, acziyetine mukabil, eşsiz bir merhamet ve şefkatle doyurulur’ her şeye ihtiyacına en uygun rızkı hazırlayan eşsiz bir Rahman-ı Rahîm’ dir O. Hem, acziyetin büyüklüğü ölçüsünde, muhatap olunan merhamet ve şefkat de ziyadeleşir. Bebekler ve yavrular, bunun en açık örneğidir. Böylesi bir merhamet sahibi, elbette, eşsiz bir pırlantayı demirciler çarşısında hurda fiyatına satmaya kalkışan insanı rahmeti ve şefkati gereği uyarır. Ona verdiği gözün ne kadar da değerli olduğunu; onu harama kaydırmanın benzersiz bir elması basit bir cam parçası, eşsiz bir mücevheri bir hurda demir yerine koymak anlamına geldiğini bildirir. Oysa o göz, haramdan uzak kılınsa, Rabbi namına bakacağı sayısız güzelliğin yanında, yine Rabbi namına kendi helâline de bakacaktır. Ama bu helâl-haram, emir-nehiy dengesi içinde gözün Sanii ve Sahibi her zaman hatırda olacaktır. Çiçeğe de baksa, eşine de baksa, bakışını emr-i ilâhî belirlediği sürece, O’nu hatırda tutarak, O’nun namına, O’nun sanatını takdir ve tefekkür hesabına bakmış olacaktır. O göz, bütün kâinatı sayısız hikmet ve güzellikler içinde yaratan bir Rabbe nispetle eşsiz bir değer kazanacak; otuz senede sönmeye yüz tutan basit bir et parçası hükmünde olmayacaktır. Ki, her şeye gücü yeten bir Kadîr-i Rahîm, verdiği gözü O’nun namına kullanan bir kuluna, bütün o san’ atlı yaratışındaki sayısız güzelliği O’nun namına temaşa etmesi için, ebedî cennetlere lâyık gözler de verir! Buna muktedirdir. Öte yandan, o emrin sahibini Rahman, Rahîm ve Hannân isimleriyle tanımayan biri, bütün bu anlamlardan uzak olacaktır. Emrin içerdiği rahmet ve şefkati göremediği için de ya emre zoraki uymaya çalışacak; açıkçası, pek de uyamayacaktır. Bu bakımdan, her iki âyet, daha en başta mü’min erkekler’ ve mü’mine kadınlar’ tanımıyla, meselenin kilidini açmış olur. Oysa çoğu kez bu kilit nokta kaçar gözümüzden. O yüzden, kapıyı zorlayarak açmaya çalışırız. Açamadığımız, gelen emre lâyıkınca uymayı başaramadığımız için de, içimizi hem suçluluk, hem de ümitsizlik duygusu kaplar. Oysa daha en baştaki iman anahtarına hakkını versek, gerisi daha kolay gelecektir’ tıpkı, bir emir vahyolunduğunda, tereddütsüz uyan sahabiler gibi. Sahabilerin emri duymaları ile emre uymaları arasında, bizim yaşadığımız gibi uzun zaman fasılaları olmadığı bilinen bir vâkıadır. Çünkü onlar Kur’ ân-ı Hakîm’ in verdiği iman dersini, Resul-i Ekrem’ in sunduğu marifetullah ve muhabbetullah talimini hakkıyla özümsemişlerdir. Vahiyle gelen her emri, bütün âlemleri ve insanı yaratan; hikmeti, rahmeti, şefkati ve kudreti sonsuz; bütün güzel isimler O’ nun olan bir Rabb-ı Rahîmden bildikleri için, teslimiyette ne bir tereddüt, ne bir gevşeme, ne bir zorluk göstermişlerdir. Hem, o emri veren, insanı bu fıtratla yaratandır. İnsan için en fıtrî ve en uygun hali, Fâtır-ı Hakîm’ den başka kim bilebilir’ Kim o fıtratı verenin üstünde söz söyleyebilir’ Fâtır-ı Hakîm, bu emriyle, bizi fıtratımızın gereği olan bir duruma davet eder. Gözünü haramdan sakınmama, her önüne gelene bakma, fıtratla çelişen bir durumdur. Çünkü insana verilmiş hadsiz duyguları tek bir duygunun emrine verir. İradesini hükümsüz bırakır. Şu çağda örnekleri çok açık biçimde görüldüğü üzere, bütün hayatını, bütün dünyasını ve bütün düşüncesini uçkurunun hizmetine veren insan bozması kişilikler ortaya çıkarır. Nitekim bugün nice göz harama bakarken, nice el, nice dil, nice akıl, nice ayak, nice hâfıza da ona eşlik etmektedir. Bir araya geldikleri anları gördükleri haram manzaraların sözünü ederek geçiren; yalnız kaldıkları zamanı da yine o haram manzaraların hayaliyle harcayan nice insan mevcuttur. Nice gözler, nice akıllar, nice ömürler bu yolda heder olup gitmektedir. O kadar ki, bu ruh hali içinde, gördüğü her insanı yalnız maddî bir sûrete indirgeyen, hatta o maddî sûretin de yalnızca belli kısımlarına bakan marazî kişilikler ortadadır. Başka bir amaçla söylenen sözlerden dahi cinsel çağrışımlar çıkaran marazî tipler mevcuttur. Gözlerin harama kaymasının imanî bir zaafın eseri olup bu zaafı giderek beslemesinin yanı sıra, insanı insanlıktan sukut ettiren böyle bir boyutu da vardır. Bütün kâinatı kapsayıp kuşatacak duygu ve kabiliyetlerle donanmış insanı uçkuruna hapsettiren; karşı cinsten olan insanları belli organlara indirgeyen; insan’ tarifini bu denli bayağılaştıran bir boyuttur bu. Bu halin aile ve toplum hayatında getirdiği olumsuzluklar ise, işin ayrı bir yönüdür. Peki, bu açıdan bakılırsa aslında bütün insanları ilgilendiren bu konuda Kur’ ân neden yalnızca mü’minler’ i muhatap almaktadır’ Çünkü insan ancak imanının derecesi nispetinde bu emrin içeriğini anlayabilir. Ancak imanı derecesinde gözünü Rabbinin yarattığı güzellikleri Rabbi namına ve Rabbinin izni uyarınca kullanma yükümlülüğünü kavrayabilir. Ancak imanı ile, gözünü nefsin elinde adi bir röntgenci kılan her tavrın emanete hıyanet anlamı taşıdığını bilebilir. Ve ayrıca, insan ancak imanı derecesinde gözünü haramdan koruma iradesi gösterebilir. Yoksa imandan nasiplenmeyen en iradeli, en mert ve makamca en yüksek insanların bile gözünün önüne bir haram iliştiğinde nasıl basitleştiğine ve bayağılaştığına dair bir dizi gözlem hemen her insanın hafıza kaydında vardır. Her iki âyetle gelen gözünü haramdan koruma’ emrinin manidar bir veçhesi de, öncelikle içe dönük bir çabayı emrediyor olmasıdır. Gerek mü’min erkeklere, gerek mü’mine kadınlara söylenen ilk söz Gözünüz önüne gelen haramları ortadan kaldırın’ değildir Sen gözünü koru.’ Bu, Kur’ ân’ ın önceliği insana veren, düğümü fertlerde çözen genel üslubunun manidar bir yansımasıdır. Çünkü problemin kökü, dış dünya’ da değildir; içimizdedir. İç dünyası muhkem, iman kalesi sağlam olan biri, tüm dünya haram tablolarla dolu olsa bile, sarsılıp sapmayacaktır. Dış dünyada nice haram mevcut olsa bile, imanın içerdiği hayâ, şuur ve uyanıklık hali içinde, Rabbinin huzurunda olduğundan gafletle, kendini pazarlayan süflîlerin peşine düşmeyecektir. Hayâsı, edebi, sabrı ve sebatı buna izin vermeyecektir. Nitekim Yusuf kıssası, bunun bir örneğidir. Önünde kendini tüm zinetleriyle sunan bir dünyalar güzeli karşısında, Yusuf’ un tavrı, gözünü ve sırtını dönmek olmuştur. Yusuf aleyhisselâm, Kur’ ân’ da övgüyle aktarılan bu haliyle, tüm insanlığa şu dersi vermektedir İnsan, eğer gözünün sahibi’ ni tanır ve O’nun emrini hakkıyla bilirse, en baştan çıkartıcı’ manzara bile onu baştan çıkartamaz. Ki, Yusuf kıssasının bir örneğini oluşturduğu peygamber kıssaları, gün gelip koca bir toplumu kendi yolunun yolcusu kılan nebilerin, yola tek başına koyulduklarını açık açık ortaya koymaktadır. Nebiler, fıtratların bozulduğu, Allah’ ın ve ahiretin unutulduğu, insanların nefislerinin istediği gibi davrandığı bir ortamda gelmişlerdir. Ortam onları değiştirmemiş, bozulmuş bir ortamda birer iman abidesi olarak sarsılmadan kalmış; sergiledikleri imanî şuur ve irade ile onlar ortamı değiştirmişlerdir. Ortada bir haram’ varsa, bundan uzak durmanın yolu, o haramı kaldırmaktan değil, öncelikle kendini o harama karşı korumaktan geçer. Tepeden inme halledilmiş hiçbir şer hali yoktur. O takdirde belki şer zahiren ortadan kalkmakta, yeraltına çekilmekte, ama içten içe, alttan alta varlığını sürdürmektedir. Aslolan, sokak manzaralarına el atmak değil, gözlerimizi bu haram’ lardan korumamızı mümkün kılan bir imanî donanıma ulaşmaktır. Bu yol diğerine göre daha zor ve uzun gözükür. Oysa kısa ve kolay olan, işte bu yoldur. Diğerinde yalnızca görüntü’ kurtarılmakta; hastalık satıh altında öylece kalmaktadır. Yusuf misali bir imanî donanıma erişip Rabbin emaneti olan gözleri Rabbin rızasına uygun bir şekilde kullanıp’ haram’ dan koruma cehdiyle yaşanırsa, haram tüm dünyada kol gezse dahi, gözler ondan sakınacaktır. Kaldı ki, haram manzaralar esasen gözlerin harama bakmaya talip olduğu bir ortamda arz edilir. Züleyha’ yı hidayete getiren, Yusuf’ un onun sergilediği harama karşı gözünü sakınması değil midir? Meselâ kadın çıplaklığını ele alalım Erkekler imanî bir şuura erişip gözünü haramdan koruduğunda, hangi kadın açılıp saçılarak sokağa çıkar’ Onun sokağa o vaziyette çıkışının ardındaki dürtü, gözünü haramdan korumayan erkekler tarafından zinetlerine bakılması değil midir’ Demek, mü’min erkekler gözlerini haramdan koruduğunda, kadınların açılıp saçılmaması yolunda en temelli adım da atılmış olmaktadır. Bu bakımdan, tesettür emrinin, mü’min erkekler’ in gözlerini haramdan sakınmasını emreden âyetin ardından gelmesi elbette manidardır. Nur sûresinin 30. âyeti,mü’min erkeklere, gözlerini haramdan sakınma’ larını emrettikten sonra, ikinci bir emir daha verir ferclerini [ırzlarını] koruma.’ Bu da, manidar bir husustur. Zira ferclerin zinaya düşmesinin ilk basamağı, gözlerin harama bakışıdır. Göz harama kaydığında, irade hükümsüz kalmış ve akıl nefsin çekim alanına girmiş demektir. Gözü harama kaydıran nefis, bu haram yolculuk nihayete ulaşmadan teskin olmayacaktır. Gözü Rabbinin emaneti bilip öylece kullanmaktan uzaklaşmanın varacağı yer, fercin de Rabbin emaneti olduğundan gafletle onun bir zina aleti derekesine düşürülmesidir. İsra sûresindeki Zinaya yaklaşmayın’ emrinin de dikkat çektiği gibi, tüm şehvanî şeylerde en kritik husus, yaklaşmaktır. Nefsin hoşuna giden, şehveti kabartan hususlarda, bir eşik noktası vardır o geçildi mi, gerisi çorap söküğü gibi gelir. Meselâ, açık bacaklara bakan bir göz, onunla yetinmez, daha fazlasının izini sürer. Daha fazlasına eriştikçe, teskin olmak bir yana, daha da azgınlaşır. Ardından, hayal ve heves gibi duyguların da tahrikiyle, zina’ gibi bir son durağa doğru hızla yol alır. Çünkü gözü haramdan korumama’ gibi eşiklerde, artık iradeyi devre dışı bırakan, insanı kalben ve vicdanen istemese bile günahın son kertesine sürükleyen şeytanî bir çekim vardır. Sonuçta, bugün gözünü haramdan sakınmayan, yarın fercini de koruyamaz. Nitekim bir bütün olarak şu çağ ve şu toplum, bunun aşikâr örnekleriyle doludur. Öte yandan, göz haramdan sakındığında, fercde harama bulaşmayacaktır. Rabbimizin, öncelikle gözünü haramdan sakınma’ yı emredişinde, şu çağda ve şu toplumda bilfiil gözlenen bir boyut daha vardır. Son bir asır içinde, gazete ve dergi sayfaları, sinema filmleri, TV programları ile insanların giyimleri ve yaşayışları arasında, şöyle bir bağlantı karşımıza çıkar Bütün sefahet, rezalet ve müstehcenlikler, ilk olarak dar bir kesimde kendini ifade imkânı bulmuştur. Bu kesim ya sosyete’ dir, ya sanatçı’ lar zümresidir yahut her ikisidir. Bu dar zümre içinde dahi, herkes aynı açık saçıklığı aynı anda irtikap etmez. Bir baloya o güne kadar kimsenin giymediği bir açık kıyafetlegelen bir sosyete kadını, belki ilk anda yadırganır; ama bir eşik aşılmış böylesi bir meyil olanlar, yapılabilir’ olduğunu görür ve yapma cesaretini daha doğrusu cür’ etini’ bulurlar. Dar kesimde sergilenen bir aşırılık, gazete ve sayfalarıyla umuma arz edilir. Diğer yandan, film karelerine de benzer dozajda bir aşırılık taşınır. Bu kitle iletişim araçları’ yla sözkonusu aşırılığı seyreden toplum, göre göre, zaman içinde bunu kanıksar.’ İlk anda ahlâksızlık olarak görüp tepki verdiği şey, göre göre normal’ leşir. Normalleşince, kendisi de öyle yapar. Bu esnada, sözünü ettiğimiz dar kesimde daha ileri bir aşırılık sergilenmekte; o, bu kez ona tepki vermektedir. Ama üç-beş yıl sonra, göre göre onu da normal’ görür hale gelip uygulayacaktır. Nitekim, gözünü haramdan sakınmayan,’ kural koyuculuk makamına çağ’ ı, toplum’ u ve kendi’ ni de oturtan insanların üç-beş yıl sonra nasıl giyinip nasıl dolaşacağını bugünün filmlerinden, sosyete sayfalarından, sanatçı kostümlerinden, TV sunucularının kıyafetinden.. çıkarmak mümkündür. Bakan kanıksar, kanıksayan normal görür, normal gören uygular! Yüzyıl önce tiyatro İslâm topraklarına girdiğinde, artistler yalnızca boynu açıkta bırakan bir türbanla sahneye çıkmışlardır. Göre göre bu tarza alışılmış; boynun açıkta kalması tesettür emrine aykırı olduğu halde, gözü haramdan koruma’ emri çiğnendiği için, bu noktadaki hassasiyet aşınmıştır. Ardından türban da atılarak saçlar tamamen açılmıştır. Aynı şekilde, kolu bileğine kadar örten elbiselerin yerini yarım kollu elbiseler almış; bir adım sonra kolsuz elbiseler gelmiştir. Mini eteğe giden yolun başında, topuğun yalnızca bir karış üstüne çıkılan modeller vardır. Onu diz boyu modeller, onu da dizin beş parmak üstüne gelen modeller izlemiştir. Kısalma adım adım devam etmektedir. Kısacası, hususî bir hayâsızlığın umumîleşmesi görme yoluyla gerçekleşir. Göz göre göre,’ kural-dışı’ olan kural’ haline gelir; anormal olan normal’ leşir. Gerek mü’min erkeklere, gerek mü’mine kadınlara yönelik gözlerin haramdan korunması’ emri, işte bu umumî yozlaşmayı ta başından kesmektedir. Gözlerin haramdan korunması, Allah böyle emrettiği içindir. Böyle emreden Allah ise, Hakîm ve Kerîm bir Rabbdir. Her emri gibi, bu emrinde de bir hikmet, rahmet, kerem ve terbiye vardır. İçki, Allah haram kıldığı için haramdır. Bu haram kılmada ise, çok hikmetler ve rahmetler saklı olduğu görülür. İrademizi iptal eden, duygularımızı uyuşturan, düşüncemizi dumura uğratan, aklımızı hükümsüz kılan bir şeydir içki. Bizi tüm kâinatta sergilenen İlâhî sanatın nâzenin bir nâzırı olmaktan çıkarıp, aklını ve şuurunu yitirmiş bir bakar kör durumuna getirmektedir. Gözlerin harama bakışında da aynı durum söz konusudur. Nitekim, ciddi bir tefekkür içinde iken gözüne ilişen haram’ bir manzaraya bakmayı sürdürdüğünde, o tefekkür halini devam ettiren biri var mıdır’ Yolda yapıyor olduğumuz bir tesbihat, okuduğumuz bir vird, gözümüzü haram manzaralardan alıkoymadığımız ölçüde, aklımızdan kayıp gitmiyor mu’ Duyguları manen uyuşturma, bizi Allah’ ın sanatını ve isimlerini tefekkürden alıkoyma noktasında, harama bakmanın, alkol veya uyuşturucudan bir farkı yoktur. Harama nazar da, onlar gibi, tertemiz duyguları nefsin kirli emellerine alet etmektedir. Rabbine muhatap olmak üzere yaratılmış insana emanet edilmiş göz gibi harika bir organı gayrimeşru tatminler peşinde heder etmektedir. Âyet, bir sonraki cümlede,’ gözün harama kapanması ve fercin korunması’ nın, ezkâ’ yani asıl temiz olan davranış olduğunu belirtir. Ki bu temizlik, tezkiye’ çağrışımıyla da düşünülürse, esasen manevî bir temizliktir; düşünce ve duygu noktasında bir temizlenme halidir. Bu temiz davranış tercih edilmezse, bütün kâinatı Rabbi adına tefekkür ve tenezzühe vesile olan eşsiz bir cihaz hükmündeki göz, süflî hevesler çukuruna atılarak değersiz ve kirli kılınmaktadır. Âyet, bir uyarıyla son bulur Muhakkak ki Allah, onların yaptıklarından çok iyi haberdardır.’ Genel olarak, böylesi âyetlerin sonunda yaptıkları’ anlamını karşılamak üzere ya’melûn’ veya yef’alûn’ ifadesi kullanılır. Oysa bu âyette yesneûn’ denilir. Dikkatli bir Kur’ ân talebesi, bu nüanstan şöyle bir anlam çıkarır Yesneûn’ ifadesi, gözlerin harama bakması noktasında yapılanların sanatla yapılan’ lar cinsinden olduğuna, keza bunun bir sanayi haline geleceğine işaret eder. Gerçekten, ilahî emre ve insanın fıtratına aykırı düşen açık saçıklık, her zaman sanat adı altında meşruiyet kazanma çabasında olmuştur. Hatta buna erotizm’ gibi iç gıdıklayıcı ama dokunulmaz bir kılıf bulunmuştur. Bugün ortalık vücudunu bir metaya dönüştüren, bedeninin açık kalacağı yerin oranına göre fiyat belirleyen’ sanatçı’ larla doludur!
BoyutOrtaKapakKartonTel TipiDüzTipKonsept DefterlerRenkSarıSayfa TipiÇizgili15 gün içinde ücretsiz iade. Detaylı bilgi için ürün MuslimWalk tarafından "insan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır"Ayeti yazılı islami tasarımlı, çizgili a5 boyutunda defter. TürÇizgili defterSayfa120 sayfaSayfa ağırlı70 özelliklerDış kapak Ince iç sayfalar 1. Kalite hamurdan yapılma beyaz kağıt çizgili köşe Kıvrımlı amerikan cilt iplik dikişliMarkaMuslimwalkBu üründen en fazla 10 adet sipariş verilebilir. 10 adetin üzerindeki siparişleri Trendyol iptal etme hakkını saklı fiyatından satılmak üzere 5 adetten fazla stok olduğunuz ürünün satış fiyatını satıcı ürün, birden fazla satıcı tarafından satılabilir. Birden fazla satıcı tarafından satışa sunulan ürünlerin satıcıları ürün için belirledikleri fiyata, satıcı puanlarına, teslimat statülerine, ürünlerdeki promosyonlara, kargonun bedava olup olmamasına ve ürünlerin hızlı teslimat ile teslim edilip edilememesine, ürünlerin stok ve kategorileri bilgilerine göre sıralanmaktadır.
Kureyş Suresi hakkında bilgi edinmek isteyenler için Kureyş Suresi anlamı, Diyanet meali ve Tefsiri ile faziletleri gibi pek çok bilgi aşağıda yer Suresi Türkçe OkunuşuBismillahirrahmânirrahîm. Li'î lâfi Kurayş'in. Îlâfihim rihleteşşitâi vessayf. Felya'büdû rabbe hâzelbeyt. Ellezî et'amehüm min cû'in ve âmenehüm min Suresi Anlamı Diyanet MealiRahmân ve Rahîm olan Allah´ın adıyla. Kureyş'i ısındırıp alıştırdığı; onları kışın Yemen'e ve yazın Şam'a yaptıkları yolculuğa ısındırıp alıştırdığı için, Kureyş de, kendilerini besleyip açlıklarını gideren ve onları korkudan emin kılan bu evin Kâbe'nin Rabbine kulluk Suresi Arapça YazılışıKureyş Suresi DinleKureyş Suresi KonusuBu sure ticaret için başka ülkelere giden Kureyşlileri anlatır. Kuran-ı Kerimdeki diğer sureler gibi önce meali sonra tefsiri okunmalıdır. Bu sayede çok daha ayrıntılı bir okuma yapılır ve Kuran'ın verdiği mesajlar Teala dünyayı insanlar için yaratmıştır. Başka ayetlerde geçtiği üzere Güneş ve Ayı insanların emrine vermiştir. Güneş, her sabah tam saatinde doğar. Ay da her akşam geceyi aydınlatır. Kureyşli tüccarlar üzerinden anlatılan kısa örnek de tam olarak bu manaya gelir. İnsan hem ceza hem de görev için bu dünyada olmasına karşın Allah'ın sayısız rızkıyla nimetlendirilmiştir. Hayatta karşılaşılan tüm zorluklar, insanın sınanması, olgunlaşması ve kemale ermesi içindir. Bu zorluklar karşısında Allah'a isyan etmek yerine ona sığınılmalı ve yalnız ondan yardım Suresinin Önemi Yüce Allah Kureyş suresinin ikinci ayetinde Kureyşli tüccarları kış ve yaz yolculuklarına hazırladığını söylemektedir. Bu hazırlık, hiç kuşku yok ki hem madden hem de manevi yönden olmuştur. Aynı zamanda Kureyş kabilesinin içerisindeki insanların arkadaşlıkları ve birbirlerine ısınmaları anlamına gelir. Zira insan, yeryüzünde düşünebilen ve konuşabilen tek canlıdır. Bu iki işlev, Allah'ın bize verdiği en büyük nimetlerin başında gelir. Bu sayede zorluklarla baş edebilir, yardımlaşma ve dayanışma içerisinde Suresi Kaç Ayet ve Sayfa? Ne Zaman İndirilmiştir?Kureyş suresi tek sayfa ve 4 ayettir. Mekke döneminde nazil Suresi Kaçıncı Sayfa ve Cüz İçerisinde Yer Alıyor?602. sayfada yer alan Kureyş suresi 30. cüz Suresini Okumanın Fazileti ve Faydaları Bu sure çok kısa olmasına rağmen çok faziletli ve faydalı bir suredir. Allah'ın mümin kullarına karşılaştıkları zorluklarda nasıl yardım ettiğini anlattır. Çünkü Rabbin merhameti sonsuzdur ve kulları üzerinedir. Bir başka ayette geçen ''İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır?'' ifadesi sadece ahiret yaşamını değil dünyayı da kapsar. Allah, kafirlerin, münafıkların ve müşriklerin yaptıklarından haberdar olduğu kadar müminlerin de yaptıklarından haberdardır. Kafirlerin yaptıkları için hesap gününü beklerken, Müslümanlara her zaman yardım Suresi Abdestsiz Okunur mu? Kur'an-ı Kerime'e dokunarak okuacak ise abdest alınması şarttır. Ezberden okunacağı zaman abdest alınmasına gerek Suresinin Hikmeti ve SırlarıAllah insanı yaratmış ve ruhuna kendi nefesinden üflemiştir. Bu nedenle insan eşref-i mahlukat olarak tanımlanır. Yaratılmış olanların en şereflisi anlamına gelen bu söz sık sık hatırlanmalıdır. Zira Allah, bu surede Kureyş kabilesine yaptığı yardımları anlatarak insanlığa bir mesaj verir. O mesaj Allah'ın bize her an gözettiği ve koruduğu mesajıdır. Her Müslüman sebat etmeli ve karşılaştığı zorluklara karşı mücadele vermeli. Tıpkı Kureyş kabilesi kabilesi örnek alınmalı ve ne olursa olsun din yolundan çıkılmamalıdır. Bu dünyada takva sahibi olanlar ahirette sonsuz cennet yaşamıyla Suresi Ne İçin, Ne Zaman, Neden ve Nasıl Okunur?Bu sure başta namaz olmak üzere günlük ibadetlerin tamamında okunabilir. Ramazan ayında orucu açmadan önce 5 kere okunursa o haneye bereket gelir. Müminler korku duyduklarında bu sureyi 10 kere tekrarlarsa tüm korku ve kaygılarından Suresi Nasıl Ezberlenir?Kureyş suresi sadece bir günlük çalışma ve tekrarla kolayca ezberlenebilir. Kuran-ı Kerim içerisindeki en kısa surelerden Suresi Ne Anlatıyor?Kureyş kabilesinin yaz ve kış aylarında ticaret için yaptığı yolculuklar ve o yolculuklar esnasında karşılaştığı zorluklar anlatılıyor. Allah'ın yardımı sayesinde karınları doyan Kureyşliler korkularının tamamından arınmıştır. Peygamberimizin kabilesi salih ameller işleyen, iyilik ve hayra yönelen mümin bir topluluktu. Ticarette hile yapmaz ve fakirlere düzenli olarak yardım sure bize Allah'ın Müslümanlar her zaman yardım ettiğini göstermektedir. Kuran'ın birçok yerinde ''sabırlı olun'' öğüdü bulunmaktadır. Bununla birlikte 'Allah'tan gelecek olan yardımın çok yakında olduğu beyan edilir. Kureyş suresi bize bu yardımlardan birini Suresi Ölülere Okunur mu?Kureyş suresi kabir ziyaretlerine gidildiğinde ölüler için okunabilir. Kureyş Suresi ÖzellikleriSure adını Hz. Muhammed'in kabilesi Kureyş'ten alır. Tin suresinden sonra Suresi Şifa İçin Okunur mu?Kureyş suresi bereket için okunabildiği gibi şifa için de okunabilir. Sabah ve akşam namazlarında okuyanlara Allah hayırlı iş kapıları Suresi ve Uzun Bağışlama Duası Uzun bağışlaması duasından sonra Kureyş suresi 3 ya da 6 kere tekrar edilebilir. Bağışlanma dileyen Müslümanlar dünyadaki tüm musibetlerden Allah'a sığınmış Suresini Üzerinde Taşımak Müslümanlar Kureyş suresini uzun yolculuklarda üzerinde taşıyabilir. Allah, bu sureyi okuyan kullarını gözetir ve Suresi Ne Zaman Okunmalı? Özellikle seferi olunan durumlarda Kureyş suresi okunmalıdır. Ayetin kendisi de ticaret için yollara farklı ülkelere giden Kureyş kabilesini anlatır. Sure 7 kere okunduğu takdirde belalar ve kazalar def Suresi Tefsiri“Güvenliğini sağlamak için” şeklindeki çeviriye göre bu âyet bir önceki sûrenin devamı gibidir ve cümle, “Ebrehe ve ordusunu helâk ettik” şeklinde tamamlanır. Sûrenin sonunu başına bağlamak da mümkündür; bu takdirde mâna şöyle olur “... sağladığı için Kâbe’nin rabbine kulluk etsinler.”Kureyş, Hz. Peygamber’in mensup olduğu, İslâm’ın tebliğine ilk muhatap olan ve Kur’an’da adı geçen büyük Arap kabilesidir. Nesep bilginlerinin çoğunluğuna göre Kureyş’in atası Nadr b. Kinâne b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyâs b. Mudar b. Nizâr b. Maad b. Adnân’dır. Hz. Peygamber Kureyş’in Hâşimoğulları koluna mensuptur. Kabile reisliği genellikle Hâşimoğulları ile Ümeyyeoğulları arasında mücadele konusu olmuştur. Câhiliye döneminde Kureyşliler Allah’ın varlığına inanmakla birlikte putları Allah’a ortak koşuyorlardı, bu sebeple Kur’an onları, “ortak koşanlar” anlamına gelen müşrikûn sıfatıyla nitelemiştir. 610 yılında Hz. Peygamber’e Kur’an inmeye başlayınca Kureyş’in bir kısmı ona iman etmekle birlikte çoğu inanmadığı gibi Hz. Peygamber’e karşı gittikçe sertleşen ve savaşlara kadar varan bir mücadeleye girişmişlerdir. Bu direniş hicretin 8. yılında Mekke’nin fethine kadar sürmüştür. Mekke’nin fethedilmesiyle birlikte İslâmiyet’in karşısındaki Kureyş düşmanlığı da tamamen ortadan kalkmıştır. Bundan sonra İslâm’ın dünyaya yayılması için Kureyşliler’in ön saflarda mücadele verdikleri görülmektedir ayrıca bk. Casim Avcı, “Kureyş Benî Kureyş”, DİA, XXVI,Kureyş kabilesi, Araplar’ca kutsal sayılan Kâbe’nin gözetim ve bakımını üstlendikleri için diğer Arap kabileleri onlara büyük saygı gösterirlerdi; özellikle Kâbe’yi yıkmaya gelen fil ordusunun mûcizevî bir felâkete mâruz kalarak Kâbe’yi yıkma teşebbüslerinin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine Kureyşliler’in kabileler nezdindeki saygınlığı iyice arttı. Emîrler ve krallar onlara saygı gösterir, başkaları çöllerde haydutlar tarafından saldırılara uğrarken Kureyşliler güven içerisinde yazın Tâif’in serin yaylalarına, kışın da Yemen’in ılık bölgelerine serbestçe seyahatlerde bulunarak büyük kazançlar elde ederlerdi. Hatta Kureyş’in ticaret kervanları kış aylarında Somali ve Habeşistan’a, yaz aylarında da Suriye, Mısır, Irak ve İran’a kadar giderlerdi. Mekke’nin bulunduğu bölge tarım ve hayvancılığa elverişli olmadığı için halkın ticaretten başka gelir kaynağı yok denecek kadar azdı. Hac mevsiminde kurulan panayırlar ticaretlerinin canlanmasına vesile olduğu gibi buralarda düzenlenen şiir, hitabet vb. yarışmalar da dil, edebiyat ve kültürün gelişmesini sağlıyordu. İşte sûrede Allah’ın onlara lutfettiği bu imkânlar hatırlatılmakta, özellikle Kâbe’ye vurgu yapılarak “Şu evin Kâbe rabbine kulluk etsinler” hayatı yaşayan Arap yarımadası devlet otoritesinden yoksun olduğu için burada genel bir güvensizlik bulunduğu halde Mekke Hz. İbrâhim zamanından beri Allah tarafından saygınlığı çiğnenmeyen harem bölge olarak insanlığa duyurulmuş, bu sayede Mekke halkı dış saldırılardan korunmuştur. Nitekim bir âyet-i kerîmede, “Görmezler mi ki, çevrelerindeki insanlar durmadan yerinden koparılıp götürülürken biz Mekke’yi güvenli, dokunulmaz belde yapmışızdır?” Ankebût29/67 buyurularak bu nimetler hatırlatılmaktadır. Ayrıca başka bölgelerde üretilen sebze, meyve ve diğer gıda maddeleri Hz. İbrâhim’in duası bereketiyle İbrâhim 14/37, bir ticaret merkezi haline gelmiş olan Mekke’ye getirilip satılır, böylece bura halkının ihtiyacı karşılanırdı. İşte sûrede Kureyş’in, bütün bu nimetlerin şükrünü yerine getirmek için Allah’a kulluk etmeleri Suresi Hakkında Bilgilendirici İçeriklerKureyş Suresi ne zaman ve nerede indirilmiştirKureyş Suresi Faziletleri nelerdirKureyş Suresi anlamı nedirKureyş Suresi abdestsiz ve adetliyken okunur muOkumak İsteyenler için Namaz Sureleriİhlas SuresiFelak ve Nas Suresiİnşirah SuresiYasin SuresiBakara SuresiAyetel KürsiKadir SuresiFil SuresiFetih SuresiKevser Suresi
أَيَحْسَبُ الْإِنْسَانُ أَنْ يُتْرَكَ سُدًى Eyahsebul’insanu en yutreke suden. Kelime Okunuşu Anlamı Kökü أَيَحْسَبُ eyeHsebu sanıyor mu? الْإِنْسَانُ l-insānu insan يُتْرَكَ yutrake bırakılacağını Abdulbaki Gölpınarlı Abdulbaki Gölpınarlı Yoksa insan, sanır mı ki kendi keyfine bırakılır? Abdullah Parlıyan Abdullah Parlıyan İnsan başıboş bırakılacağını ve dilediği gibi hareket edebileceğini mi sanır? Adem Uğur Adem Uğur İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır! Ahmed Hulusi Ahmed Hulusi İnsan, başıboş olarak bırakılacağını mı sanır? Ahmet Varol Ahmet Varol İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanıyor? Ali Bulaç Ali Bulaç İnsan, ’kendi başına ve sorumsuz’ bırakılacağını mı sanıyor? Ali Fikri Yavuz Ali Fikri Yavuz Sanır mı insan, başı boş bırakılacak? Bayraktar Bayraklı Bayraktar Bayraklı İnsanoğlu kendisinin başı boş bırakılacağını mı sanıyor? Bekir Sadak Bekir Sadak Insanoglu kendisinin basibos birakilacagini mi sanir? Celal Yıldırım Celal Yıldırım İnsan başıboş bırakıldığını mı sanır ? Cemal Külünkoğlu Cemal Külünkoğlu İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanıyor? Diyanet İşleri Diyanet İşleri İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder. Diyanet Vakfı Diyanet Vakfı İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır! Edip Yüksel Edip Yüksel İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanıyor? Elmalılı Hamdi Yazır Elmalılı Hamdi Yazır İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır? Fizil-al il Kuran Fizil-al il Kuran İnsanoğlu, başıboş bırakılacağını mı sanıyor? Gültekin Onan Gültekin Onan İnsan, ’kendi başına ve sorumsuz’ bırakılacağını mı sanıyor? Harun Yıldırım Harun Yıldırım Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? Hasan Basri Çantay Hasan Basri Çantay İnsan, kendisinin başı boş bırakılacağını mı sanıyor? Hayrat Neşriyat Hayrat Neşriyat İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanıyor? İbn-i Kesir İbn-i Kesir İnsan kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır? İlyas Yorulmaz İlyas Yorulmaz İnsan başıboş bırakılacağını mı zannediyor? İskender Ali Mihr İskender Ali Mihr İnsan başıboş sorumsuz bırakılacağını mı zannediyor? Kadri Çelik Kadri Çelik İnsanoğlu, başıboş bırakılacağını mı sanır? Muhammed Esed Muhammed Esed İnsan, başıboş bırakılacağını ve dilediği gibi hareket edebileceğini mi sanır? Mustafa İslamoğlu Mustafa İslamoğlu Ne yani, insanoğlu başıboş bırakılacağını mı sanıyor? Ömer Nasuhi Bilmen Ömer Nasuhi Bilmen 35-36 Sonra yine vay sana! Vay sana. İnsan sanır mı ki, başıboş bırakılacaktır? Ömer Öngüt Ömer Öngüt İnsan başıboş bırakılacağını mı sanıyor? Sadık Türkmen Sadık Türkmen Insan, başıboş bırakılacağını mı sanıyor? Seyyid Kutub Seyyid Kutub İnsanoğlu, başıboş bırakılacağını mı sanıyor? Suat Yıldırım Suat Yıldırım İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır? Süleyman Ateş Süleyman Ateş İnsan, başı boş bırakılacağını mı sanır? Şaban Piriş Şaban Piriş İnsan kendisini başı boş bırakacağımızı mı sanar? Tefhim-ul Kur'an Tefhim-ul Kur'an İnsan, ’kendi başına ve sorumsuz’ bırakılacağını mı sanıyor? Yaşar Nuri Öztürk Yaşar Nuri Öztürk İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanıyor? Yusuf Ali İngilizce Yusuf Ali İngilizce Does man think that he will be left uncontrolled, without purpose?
Sorumluluk; Kişinin kendi davranışlarını veya kendi yetki alanına giren herhangi bir olayın sonuçlarını üstlenme ve mesuliyet, anlamını ifade eder. İslam Dinine göre insan sorumlu bir varlık olarak yaratılmıştır. Buna bağlı olarak, gerekli şartları taşıyan her ferdin kendisi, ailesi ve topluma karşı sorumlulukları bulunmaktadır. “İnsanoğlu başıboş bırakılacağını mı sanır,” Kıyame,36 ayeti ve sevgili Peygamberimizin, “Hepiniz çobansınız, idarenize verilenlerden sorumlusunuz. Aile reisi aile fertlerinden, kadın kocasının evinden, malından ve çocuklarından sorumludur. Hizmetçi efendisinin malını korumaktan sorumludur. Devlet başkanı yönetimi altında bulunanlardan, komutan ordusundan, amir memurundan, anne baba evlatlarından sorumludurlar.”TirmiziHadisinde, anlamlı bir şekilde insanın sorumlu bir varlık olduğu dile getirilmiştir. Özetle ifade edilirse, bireyden her kademedeki idareciye varıncaya kadar akıl sahibi her ferdin, kendi görev alanı içindeki sorumluluklarını yerine getirmesi, olumsuzluklar karşısında “Neme lazım, bana ne, adam sen de”dememesi emredilmiştir. Görüldüğü üzere sorumluluk, her yaş, her mevki ve her seviyedeki insan için söz konusudur. Bu bakımdan Yüce Rabbimiz, insana yüklediği sorumluluklar yanında bir takım haklar ve yetkilerle, bütün kâinatı emrine vermiş, seçme, söz ve davranışlarında onu serbest bırakmıştır. Yüce Allah, insana verdiği bu üstün değerler yanında başıboş bırakmamış, gönderdiği Peygamberleri vasıtasıyla sorumlu bir varlık olduğu, dünya hayatında kendisine verilen bunca nimet ve yaptıklarından dolayı hesaba çekileceğini haber vermiştir. Sorumluluklarını yerine getiren, iyi ve güzel davranışlar içinde olanların cennetle mükâfatlandırılacağı, sorumluluklarını yerine getirmeyen ve nankörlük edenlerin ise, cehennem azabıyla cezalandıracağı bildirilmiştir. Kıyame, 36. Tekâsür, 8. Zilzal, 6-8 Bundan sonrası insanın kendisine aittir. O isterse sorumluluk duygusu içinde iyiyi, doğruyu, faydalı olanı tercih eder ve doğru yolda yürür. İsterse yanlışı ve zararlı yolu tercih eder. Sonuçta, kişi dünya’da yapmış olduğu amellerin karşılığını aynıyla ahrette karşılığını görür. İnsan her şeyden önce yaratanına karşı sorumludur. Çünkü onun varlık borcunun karşılığı kulluktur. Sonra kendi nefsinden başlayarak aile fertleri, anne-baba, akraba, dost, komşu, çevre, millet – Devlet, hatta insanlığa yayılır. Müslüman bu sıralama istikametinde, merkezden muhite doğru bu görevi yerine getirmekle yükümlüdür. O, yaptığı her işin ve davranışın hesabını önce hak sahibine, sonra er- geç Allah’a vereceğine inanır. İşte bu sorumluluk inancı kişiyi maddeten ve manen yükseltir. Çünkü sorumluluk duygusuna sahip bir Müslüman, harama el uzatmaz, başkasının canına kıyamaz. Malına, ırzına, namusuna göz dikemez, kimseye yük ve muhtaç olmamaya çalışır. Kendine, ailesine, milletine zarar vermez. Komşularının haklarına saygı gösterir, açıkgözlülük yaparak kimseyi aldatmaya kalkışmaz, görev ve iş yerlerinde hile ve fesat çıkarmaz, sorumluluklarını çıkar ve menfaatlerine feda etmezler. İşte toplumda en çok sevilen, sayılan ve güvenilen insanlar da bunlardır. Sevgili kardeşlerim! Yüce Allah sorumlulukla ilgili Kur’anda bizleri şöyle uyarmaktadır. “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun,” Tahrim, 6 buyurarak, akıl sahibi her ferdin önce kendi nefis muhasebesini yapmasını, varsa kötü davranışlarını terk etmesini, sonra ailesine, çocukları ve yakınlarına vs. karşı sorumluluklarını yerine getirmeleri emrediliyor. Unutulmasın ve hafife alınmasın! Evlenmek ve çocuk yetiştirmek kolay, ancak onların ana- baba, devlet ve millete hayırlı evlatlar olarak yetiştirilmesi öncelikle ana- baba’nın sorumluluğundadır. Ebeveyn, çocuklarına dinini, ahlakını, saygı ve sevgiyi, vatan, millet, bayrak aşkıyla yetiştirirse, sorumluluğunu yerine getirmiş olur. Bu değerlerden mahrum yetiştirilen nesil, bilindiği gibi, devlet ve millet düşmanı olarak ortaya çıkacak, bunun acısını da sorumsuz davranan ana- baba ve toplum çekecektir. O halde başta ana- baba olarak, sorumluluğumuzu yerine getirerek, adımızın hayırla anılması yolunda, geride imanlı ve vatansever nesil bırakmak öncelikli amacımız olmalıdır… Allah’a emanet olunuz.
insan başıboş bırakılacağını mı sanır ayeti anlamı